İşi işte bitiremediğinizde..

Eve iş taşıma nadiren olan bir durum ise farklı, rutin hale gelmişse farklı değerlendirilmelidir. Sık bir biçimde evde de çalışıyor olmak normal bir durum değildir. İşler iş yerinde tamamlanamıyorsa, kişinin kapasitesi üzerinde bir çalışma yükü olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Günümüzde, Türkiye koşullarında,  birçok çalışanın kişisel potansiyeli üzerinde çalıştığını ve çalıştırıldığını gözlemliyorum. Gerek kurumsal, gerekse şahıs firmalarındaki başarı, rekabet, performans vurgusu çalışanlar üzerinde çok fazla baskı yaratıyor. Çalışanların büyük bir çoğunluğu işlerini kaybetmeyi göze alamadıkları için kendilerine verilen her işi kabul etmek zorunda hissediyor ve çalışan memnuniyetini ve motivasyonunu göz önünde bulundurmayan işverenler de bu durumu değerlendiriyor.

Eve iş taşımak ve stresi evde de yaşamak kişisel, ilişkisel ve sosyal açılardan bir çok olumsuz sonucu da beraberinde getirir. Bireysel psikolojik sağlık ve tatmin için kişilerin hayatının bir denge içinde olması gerekir. Yani, kişisel kapasiteye uygun çalışma saatleri, yeterli bir dinlenme süresi, eşle ya da arkadaşlarla geçirilen yeterli zaman olmalıdır. Bu bağlamda, eve iş taşıyan kişi diğer önemli ihtiyaçlarını karşılayamamış olacak ve bu da onda bir psikolojik yoksunluk ve mutsuzluk yaratacaktır. Bu mutsuzluk da işe motivasyonunu düşürecek ve böylelikle verimli çalışması mümkün olmayacaktır. Bu şekilde bir yaşam döngüsü olan kişilerde sıklıkla depresyon, tükenmişlik sendromu ve kaygı bozuklukları görüyoruz. İşverenlerin ilk etapta düşündükleri belki şirketleri adına daha yüksek başarı grafiğiyken, depresyon yaşayan bir çalışanın olması tam tersi bir sonuca neden olacaktır. İşverenlerin bu noktada tablonun genelini görebilmeleri, geniş bir vizyona sahip olmaları önem kazanmaktadır.

İş ve özel yaşam dengesinin kurulması için çalışanların öncelikle kendi önceliklerini saptaması gerekir. Örneğin, bir işe başvuruda bulunurken “Yeter ki şu kadar para kazanayım, diğer koşullar önemli değil” diyorsa, sonrasında farklı durumlarla karşı karşıya geldiğinde hakkını yeterince savunamaz. İyi yaşamak için maddi kazanç şüphesiz ki çok önemli ancak mutluluk ve huzuru sağlamak konusunda tek başına yeterli değil. Ruhumuzun da beslenmeye ihtiyacı var ve günün neredeyse tamamını çalışarak geçirmek bizi mutsuz ve çökkün yapacaktır.

Çalışma hayatında herkes kendi kapasitesinin farkında olmalı ve bu kapasitenin üzerindeki iş beklentisi karşısında “Hayır” da diyebilmelidir. Hayır derken, bunun nedenleri de ortaya konulmalı ve iş beklentisi olan kişinin kendisini anlaması için bir zemin oluşturmalıdır.

Kadınlar ve erkekler açısından bakıldığında ise, kadınlar eğer evli iseler, eve iş taşıdığında, bu durumun üstlendikleri diğer sorumluluklarla daha çok çakıştığını görüyoruz. Toplumumuzda, her ne kadar evliliğin müşterek bir paylaşım gerektirdiği fikri ağırlık kazanmaya başlasa da, yine de bazı eve dair sorumlulukların kadınlar tarafından otomatik biçimde üstlenildiğini görüyoruz. Eve iş getiren kadın, bir yandan ev işleri, yemek ve bir de çocuk varsa onun bakımını üstlendiğinde sonuç oldukça olumsuz olabiliyor.

Eve iş taşımanın bir başka nedeni de plansız ve programsız çalışma, kötü zaman yönetimi de olabilir. Çalışma saatlerinde öncelikli ve önemli işler erteleniyor, daha basit ve detay işler önce yapılıyorsa, işlerin yetişmemesi kaygısıyla eve iş götürülüyor olabilir. Zaman yönetimi bir çalışan için çok önemlidir. Örneğin, sık sık yapılan mail kontrolleri, gereğinden fazla uzun süren telefon konuşmaları, toplantılar işe ayrılan zamandan çalan durumlardır. Çalışan herkesin zaman yönetimi ve etkin iş planlaması konusunda bilgili olması gerekir.

 

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz Aytaç

Ofis Tel: 0212 661 78 87

Ofis Adres: Ataköy 9. Kısım Olimpiyat Sitesi D 13-B D:13 Bakırköy / İstanbul

Vajinismus tedavisinde psikolog desteği nasıl olur?

Vajinismus (cinsel birleşmenin kadında meydana gelen vajinal kasılmalar ve korkular nedeniyle olamaması) şikayetiyle bana başvuran danışanlarımda sıklıkla gözlemlediğim bir durum, özellikle ilk deneme ve hayal kırıklığının üzerinden belli bir zaman da geçmişse umutsuzluk duygusudur. Tabii, bu umutsuzluk birdenbire ortaya çıkmamıştır. Çiftler belli ayları, hatta yılları cinsel birleşme deneyerek ama sonrasında gerçekleştiremeyerek geçirdikleri için umutsuzluk, başarısızlık ve karamsarlık biriktirmişlerdir. “ Herkes yapıyor ama sanki biz hiç yapamayacağız!” cümlesini sıklıkla duyarım seanslarda. Cinsel birleşme adeta bir türlü geçilemeyen bir sınava dönüşmüştür çiftlerin, özellikle de kadının zihninde!

Psikolog olarak çiftlere motivasyon sağlamak, geleceğe dair onları olumlu biçimde yönlendirebilmek vajinismus terapisinde çok büyük önem taşır. Seansların en başından itibaren başvuran çiftin duygularını dinlemek ve onlarla bir bağ kurabilmek, onların terapi süreci boyunca desteği ve rehberi olabilmek terapi seyri ve sonucu açısından çok olumlu bir fark yaratır. Tedavi başarısı iyi bir psikolog-danışan ilişkisi ile çok ilgilidir. Tedavi, sadece ödevlerin yapılması, psikoloğun kontrol etmesi değildir. Psikoloğun yaklaşımı, ödevleri  yorumlaması, herhangi bir olumsuz gelişmedeki tutumu, çiftin duygularını seans içinde nasıl ele aldığı, tedavinin önemli parçasıdır. Bu nedenlerden dolayı iyi bir cinsel terapi eğitimi almış ve bu konuda uzmanlaşmış bir psikolog’tan yardım alınması yararlı olacaktır.

İyi bir cinsel terapist, vajinismus tedavisini yürütürken, çiftin cinsel hayatının diğer bölümleri hakkında da bilgi toplar ve çiftin doyumlu bir cinsellik yaşamasının önünde başka engeller de varsa o alanda da yardımcı olur.  Vajinismus tedavisinin yanı sıra, çiftin haz aldığı,  kaygı ve korkulardan uzakta, açık bir iletişim içinde olduğu bir cinsel yaşam sürmesi sağlanır.

 

İyi dileklerimle,

Uzman Psikolog İlknur Yılmaz

İletişim: Ataköy 9. Kısım D 13-B D:13/ Bakırköy – İstanbul

Tel: 0212 661 78 87, 0212 661 92 66

Evlilik terapisi çiftlere nasıl yardımcı olur?

Bir ilişkide mutsuzluk yaratan çeşitli faktörlerden söz edilebilir. Sadakatsizlik, alkol ve madde bağımlılıkları, iletişim kopukluğu ve saldırganlık bunlardan sadece bir kaçıdır. Partnerler ilişkilerinde mutsuzluğu değil de mutluluğu bulmaya karar verdiklerinde çoğunlukla nereden başlayacaklarını, bunu nasıl başaracaklarını bilemez. O ana kadar içlerinde biriken olumsuzlukları bir kalemde silip atmak oldukça zor gelir. Birbirlerine bir süredir yaşadıkları olumsuz duyguların etkisiyle bakmaya alışmışlardır çünkü. İlişkinin ne kadardır devam ettiği, birbirlerini ne kadar uzun zamandır tanıdıkları da sorunları hemen çözebilmelerinde etkili olmaz. Bulundukları nokta çok karışık gelir, sanki çıkmaz sokakta gibi hissedilir. Bu bağlamda, profesyonel bir yardım almak çoğu çift için sorunların rahat bir biçimde çözülebilmesi için önemli bir adım olmaktadır.

Evlilik terapisi çiftlerin sorunlarını net bir biçimde görebilmelerine ve birbirlerini anlamalarına yardımcı olur. Üzerinde çatışma yaşanan konu ne olursa olsun iki taraf da kendi duygusunu (kırgınlık, üzüntü, öfke gibi) çok yoğun yaşayacağından, birbirlerinin perspektifini anlamaları bir hayli güç olur. Bu noktada, terapist adeta bir tercüman görevini üstlenir. Sadece sorunların farkına varılması ve tespit edilmesi çözüm için yeterli olmaz. Bu sadece bir başlangıçtır. Objektif bir bakış açısına sahip, tamamen tarafsız bir uzman görüşü ile beraber sorunlar çözümlenmeye başlar,  “anlaşma” ve “uzlaşma” zemini yavaş yavaş sağlanır. Evlilik terapisti iki kişiye de eşit mesafede bulunarak, çiftler için rehberlik yapar, terapi sürecinde ilişkilerini yeniden yapılandırmalarını sağlar. Böylelikle, çiftler eskisinden çok daha sağlam ve yakın bir ilişkinin kapısını aralar.

Terapist mevcut çatışmalar ve ileride yaşanabilecek çatışmaların nasıl çözülebileceğine dair beceri ve yöntemleri sunar ve çiftin uygulamasını sağlar. Etkili iletişim yöntemlerini öğrenen ve başarıyla uygulayabilen çiftler duygu ve düşüncelerini nasıl ifade edebileceklerini öğrenmenin yanı sıra, karşılarındaki kişinin farklı düşünüp hissedebileceğini bilir. Bu kabul ile birlikte, çiftler daha rahat ve huzurlu hisseder ve bu da birbirlerine duydukları yakınlık hissini artırır. Başarılı bir terapi süreci yaşayan çiftler birbirlerinin farklılıklarını kabul etmeyi, çözüm bulmayı ve sağlıklı biçimde tartışabilmeyi öğrenir.

Evlilik (çift) terapilerinde her çift için özel bir yol izlenir ve ilk seanslarda birlikte bir yol haritası belirlenir. Sorun alanları tespit edildikten sonra terapi süreci başlar ve sorunlarını çözümlemek için isteği olan her çift, bir kaç seans sonrasında, hem kendilerine, hem partnerlerine, hem de ilişkilerine farklı bir gözle bakmaya başlar. Evlilik terapisinin en keyifli yanlarından biri de süreçtir. bu alanda uzmanlaşmış bir klinik psikolog ya da psikiyatrist yapıcı ve onarıcı üslubuyla, çiftlerin ilişkilerini keyifli, mutlu ve huzurlu hale getirmelerini sağlar, bu alanda değişik yöntemlerden faydalanır ve ev ödevleri verir. Bir başka deyişle, terapi süreci sadece sorunlara odaklanılan kısır ve sıkıcı bir süreç değil, çiftlere özel mutluluk anahtarlarının sunulduğu keyifli bir süreçtir de aynı zamanda.

 

İyi dileklerimle,

 

Uzman Psikolog İlknur Yılmaz

Girişken İletişimin Önemi

Girişkenlik, kendi fikirlerinizi, bakış açınızı, karşınızdakilerin hakkına da saygı göstererek ifade edebilmenizdir. Toplumumuzda pek çok kişi, değişik nedenlere bağlı olarak girişken olmaktan kaçınır. “Ayıp olur”, “Başkası üzülür, bozulur, kırılır..” ya da “Uyumlu olayım” gibi aslında gerçekçi olmayan düşüncelerle kendisini baskılayan kişilerin sayısı bir hayli fazladır. Oysa ki, kendi duygularınız ve ihtiyaçlarınızla temas içinde olmanız, onları önemsemeniz, onlara sırtınızı çevirmemeniz, psikolojik olarak da sağlıklı olmanızı sağlar. Girişken bir şekilde iletişim kurabilmekle pek çok şeyi kazanmış olursunuz. En başta kendi düşüncelerinize, inançlarınıza sahip çıkarak kendinizi değerli kılar, daha özgüven sahibi olursunuz. Aynı zamanda, kızgınlık, üzüntü gibi olumsuz duygularınızı uygun biçimde paylaştığınızda iç çatışmalarınızın birikmesini önleyebilir, kızgınlığınızla daha iyi kontrol edebilir, ihtiyaçlarınızın daha iyi karşılanmasını sağlayabilir, çevrenizdekilerle daha sağlam ve samimi ilişkiler kurabilirsiniz.

Kendi isteklerinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade etme noktasında gidebileceğiniz üç farklı yol vardır:

1- Pasif kalmak (Edilgenlik)

2- Agresif (saldırgan) olmak

3- Girişken olmak

Pasif iletişim:

Kendi fikirlerinizin önemsenmeyeceğini düşündüğünüz için ya da herkesi memnun etmeye çalışma, huzurun bozulmamasını sağlama gibi nedenlere bağlı olarak, kendinizi ortaya koymamanız, ifade etmemenizdir.

Bu iletişimde bulunarak:

  • Kendi ihtiyaçlarınızı başkalarının ihtiyaçlarının arkasına koymuş olursunuz.
  • Başkalarının sizi fark etmesini, tanımasını engellemiş olursunuz.
  • Genellikle sessiz kalmayı ya da ürkek bi ses tonuyla konuşmayı, yere ya da tavana bakmayı tercih ederek kendinizi geri planda tutmuş olursunuz.
  • Kendi fikirlerinizi, “Gerçi benim için önemli değil..,” “Senin için gerçekten fark etmeyecekse” gibi ifadelerle geçiştirebilirsiniz.

Pasif iletişim özgüveninize olduğu kadar başkalarıyla olan ilişkilerinize de zarar verebilir. Bu şekilde iletişim kurduğunuzda, çevrenizdekilerin sizi ve ihtiyaçlarınızı görmezden gelme olasılıkları bir hayli yüksek olacağından, bu durum sizin incinmenize ya da size daha iyi davranmadıkları için onlara kızgınlık duymanıza yol açabilir.

Birçok kişi girişkenliği agresif (saldırgan) olmakla karıştırır, oysa, bu iki davranış tarzı birbirinden oldukça farklıdır.

Saldırgan iletişim, kendi ihtiyaçlarınızı ve fikirlerinizi kabul etmeleri için karşınızdakini zorlamak demektir. Bu iletişimde:

  • Sadece sizin ihtiyaçlarınız önemlidir.
  • Anlaşma ve uzlaşma yoktur.
  • İlişkileriniz zarar görür.
  • Bağırıp çağırmaya ya da fiziksel güç uygulamaya doğru bir eğilim vardır.
  • Özgüveniniz zedelenebilir.

Buna karşılık, girişken iletişim, kendi ihtiyaçlarınızı ve fikirlerinizi net bir biçimde, ama saygı çerçevesinde ifade etmeniz anlamına gelir. Bu iletişimde:

  • Karşınızdakine saygılı davranırsınız.
  • Kendinizin olduğu kadar, karşınızdakinin de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurursunuz.
  • Uzlaşmaya çalışma çabası vardır.
  • Daha güçlü, sağlam ilişkileriniz olur.
  • Kendinizi ifade ederken net, açık bir dil kullanırsınız.
  • Özgüveniniz pekişir.

Bir başka deyişle, girişkenliği, agresiflik ve pasiflik arasındaki bir denge noktası olarak görebilirsiniz.

Girişkin iletişim kurabilmeye yönelik ipuçları:

  • Kendi bakış açınızı ya da taleplerinizi net biçimde ifade etmeye çalışın.
  • Nasıl hissettiğinizi karşınızdakine aktarırken, mümkün olduğu kadar “Ben dili” kullanmaya çalışın. Örneğin, eşinizden etrafı düzenli tutmak için yardım istediğinizde, “Çok dağınıksın, hep böylesin zaten, düşüncesizsin!” gibi suçlayıcı ve etiketleyici bir cümle kurmak yerine, “Etrafı dağınık bırakman, bu konuda hiçbir şey yapmaman beni çok üzüyor (gerilime sokuyor), her gün, her yeri ben toplamak istemiyorum” şeklinde bir cümle ile kendinize dönük hisleriniz ve taleplerinizi dile getirmiş olursunuz.
  • Kendi hislerinizi ve düşüncelerinizi samimi biçimde dile getirirken, karşınızdakini de dinlemeyi unutmayın.
  • Ses tonunuza ve yüksekliğine dikkat edin. Girişken iletişimde, ne söylediğiniz kadar, nasıl söylediğiniz de oldukça önemlidir.
  • Beden dilinizin söylediklerinizle uyumlu olmasına dikkat edin. Karşınızdakiyle göz kontağı kurmak, yüzünüzü ve bedeninizi rahat bir konumda tutarak söylemek istediklerinizi söyleyebilirsiniz.
  • Girişkenliği bir beceri kazanmak gibi görün, gündelik hayatınızda sık sık bu konu üzerinde denemeler yapın ve otomatik hale gelmesi için kendinize zaman tanıyın. Attığınız her olumlu adım için kendinizi tebrik edebilirsiniz.

İyi dileklerimle,

Uzm. Psk. İlknur Yılmaz

PANİK ATAK VE BAŞ ETME YOLLARI

Panik atak yaşamış kişilere “Nasıl bir şey bu yaşadığınız?” diye sorulduğunda, bu deneyimlerini oldukça korkutucu sıfatlarla anlatırlar. Herkesin zaman zaman yaşayabileceği, yavaş biçimde gelişen kaygı duygusunun tersine, panik atak birkaç dakika içinde, bedensel ve düşünsel belirtilerle bir arada kendini gösterir. Bu yönüyle de, yaşayan kişiler için oldukça korkutucu bir deneyimdir. Bedensel belirtilerin başlıcaları, kalp atışlarında aşırı hızlanma, nefes almada güçlük, ellerde titreme ve uyuşma, terleme, ağızda kuruluk, mide bulantısı, bağırsak faaliyetlerinde bir artış ve baş dönmesidir. Düşünsel belirtilerin en yaygınlıkla görülenleri ise, “Kalp krizi geçiriyorum!”, “Birazdan öleceğim”, “Birazdan aklımı kaçıracağım” şeklindedir.

Panik atak yaşayan kişilerin büyük bir çoğunluğu, ilk panik atak deneyimlerinde kalp krizi geçirdiklerini sanır ve soluğu bir hastanede alır. Yapılan tetkikler sonucu, eğer kalpleriyle ilgili bir sorun bulunmazsa, doktorun bunun psikolojik kökenli bir bozukluk olabileceğini belirtmesi ile doğu teşhis konabilir.

Panik atağa ne/neler yol açar?

Panik atağın temelinde genellikle bir stres faktörü vardır. Stres, evlilik, iş değişimi gibi yaşantınızdaki olumlu değişimlerden kaynaklanabildiği gibi, sevdiğiniz birini kaybetmeniz, işinize son verilmesi gibi yaşam deneyimlerine bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Bunların yanı sıra, ani biçimde değil de bir süreç içinde büyüyüp, gelişen ve devam eden stres ve duygusal yüklenmeler de panik atak nedeni olabilir. Panik atak, taşıyamadığınız, size bir bakıma ağır gelen duygularınızın, bedeniniz aracılığıyla dışa vurumu olarak da nitelendirilebilir.

BAŞ ETME YOLLARI

Nefes ve rahatlama egzersizleri

Birçoğumuz gündelik yaşamımızda göğsümüzden nefes alıp veririz. Oysa ki, hem zihnimize hem de vücudumuza en yararlı olan nefes diyaframımızdan yani karın boşluğumuzdan aldığımız nefestir. En azından her gün zamanımızın bir bölümünü doğru nefes alıp vermeye ayırarak, kaygı ve stresimizi azaltabilir, konsantrasyonumuzu artırabilir, hafızamızı güçlendirebilir, daha rahat uyuyabiliriz.

Panik atak nöbetinde ya kesik kesik, ya da göğüsten, çok derin olmayan nefesler alınır. Böylelikle, vücuttaki oksijen ve karbondioksit miktarında dengesizlik meydana gelir ve bu durum da bulanık görme, ellerde, ayaklarda uyuşukluk gibi belirtilere neden olur. Gördüğünüz gibi, panik ataktan kaynaklandığını düşündüğünüz belirtiler aslında doğru nefes almamanızdan kaynaklanıyor olabilir! Panik atak esnasında doğru ve derin nefes alıp vermeniz ile beraber birçok belirtinin de önüne geçebilirsiniz.

Rahatlama egzersizlerinin, diyafram nefesi, meditatif nefes, aşamalı kas rahatlatma egzersizi, görselleme gibi çeşitli türleri hakkında bilgi edinerek ve uygulamaya başlayarak, bedensel ve düşünsel olarak rahat ve sakin bir konuma geçebilirsiniz. Bu şekilde, panik atak üzerindeki kontrol duygunuz oldukça güçlenir.

Düşüncelerinizi kontrol etmeyi öğrenin

Panik atakla baş etmenin en önemli yollarından biri de panik atağa yönelik yapıcı, gerçekçi ve telkin edici düşünceler geliştirmektir. Panik atak nöbetinden korkmak sadece onu davet etmeye yarar! Bunun yerine, genel bakış açınızı “Panik atak yaşayabilirim ama korkmuyorum, çünkü nasıl kontrol edeceğimi biliyorum” şeklinde belirlerseniz, her şey daha kolaylaşır.

Şu an, yüksek bir olasılıkla “Kalbim hızla atıyorken, nefes alamazken, terlerken, bu yapıcı ve yardımcı düşünceleri nasıl zihnimden geçirebilirim?!” sorusunu soruyor olmalısınız. Bu noktada, şöyle bir zincirleme reaksiyonu hatırlatmak isterim: Vücudunuzdaki belirtilere odaklanmanız kaygı düzeyinizin artmasından başka bir işe yaramaz, kaygınız arttıkça da salgıladığınız stres hormonları ilk etaptaki belirtilerinizin daha kötüleşmesine neden olur. Bu kısır döngüyü kırmak için, bedensel belirtileri algılama şeklinizi değiştirmeli, sizi daha çok paniğe sürükleyecek düşünceler yerine, “gerçekçi” ve pozitif düşünceler koymalısınız. Panik atak yaşayacağınızı hissettiğinizde,

  • “Bu yaşadığım bir panik atak”,
  • “Bunu daha önce de yaşadım ve baş ettim”,
  • “Birazdan geçecek”,
  • “Bu bir kalp krizi değil, bana daha kötü bir şey olmayacak”,
  • “Şimdi rahatlamak için derin nefesler alacağım ve sakinleşeceğim” gibi,

gerçekçi, yapıcı ve yararlı düşünceleri zihninizde tekrarlayarak, panik atağı kontrol etmekte ustalaşabilirsiniz. Önemli olan nokta, bu baş etme biçimini yaşadığınız her panik atakta sergileyerek pekiştirmenizdir. Bu şekilde, bir süre sonra panik atakla otomatik olarak sağlıklı ve etkili baş edebilirsiniz.

Panik atakla baş etme ipuçlarından bir başkası ise kendinize en yakın arkadaşınızmış gibi davranmanızdır. En iyi arkadaşınız panik atak yaşasa ona neler söylerdiniz? Tabii ki, onun korkularını, kaygılarını alevlendirmek yerine, onu rahatlatmaya çalışırdınız, öyle değil mi? Panik yaşamaya başladığınızda, kendi kendinize, yakın arkadaşınızla konuşuyormuş gibi sakinleştirici, teskin edici bir biçimde konuşmanız oldukça etkili olabilir.

Panik atağın yaşamınıza hükmetmesine izin vermeyin

Panik ataklar sırasında yaşanılan korku bazen yaşamın çeşitli boyutlarına yansıyabilir. Örneğin, bazı kişiler, dışarıya çıkmaktan, kalabalık, büyük yerlere, mesela alışveriş merkezlerine gitmekten kaçınır, kendisini evde güvende hisseder. Bu duruma agorafobi denir. Panik atak geçirme korkusuyla bazı mekanlardan, bazı durumlardan kaçınmak faydalı bir yöntem değildir, zira bu şekilde, söz konusu durumların panik atağa yol açtığına ilişkin fikrinizi daha da güçlendirmiş olursunuz. Unutmayın ki, engellediğiniz ve uzak durduğunuz her şey panik atakla bağınızı daha da sağlamlaştırır. Bu nedenle, panik atağın yaşamınızda söz sahibi olup, sizi yönlendirmesine izin vermek yerine, normal yaşamınıza devam ederek, siz ona hükmedin!

Mutlu evliliklerin ardındaki sır: Eşinizle aynı takımın oyuncusu olduğunuzu unutmayın!

istock_handsBirçok kişi evliliğe adım atarken, yaşanılan romantik duyguların da etkisiyle, “Bizim birbirimize olan duygularımız o kadar güçlü ki, biz hiçbir sorun yaşamayacağız, her zorluğu yenebiliriz, uğraşmamıza gerek bile kalmaz” diye düşünür. Ancak, zaman ilerledikçe, çevremizde hiçbir şeyi statik, durağan tutamadığımız gibi, evliliklerde de her şeyi ilk günkü gibi tutabilmek oldukça güçleşir. Hem kadın, hem de erkek cephesinde değişen ihtiyaçlar, arzular, istekler neticesinde çatışmalar kaçınılmaz olur. Eğer bu çatışma(lar) iyi ve etkili bir biçimde çözümlenemezse, bu durum kronik ve sancılı bir gerilime, öfke patlamalarına neden olabilir ve bir zamanlar ideal sıfatıyla tanımladığınız eşiniz ve evliliğiniz, yerini türlü olumsuz tanımlamalara bırakır.

Bir terapist olarak, sorunlarını “Sen haksızsın, ben haklıyım” tavrıyla ele almak yerine, “aynı takımın oyuncuları” gibi birlikte ele alan ve eşit derecede emek, çaba sarfeden çiftlerin daha mutlu ve sağlıklı evliliklere sahip olduklarını görürüm. İki taraf için de tatmin edici, mutlu ve huzurlu bir evliliğin anahtarının, sorunlara, anlaşmazlıklara ve çatışmalara sevgiyle ve destekleyici biçimde, bir takım arkadaşı gibi yaklaşmak olduğunu anlatabilmek ve bunu çiftlerin hayatlarına uygulayabilmelerini sağlamak, birçok evliliğin seyrinin olumlu anlamda değişmesine neden oluyor.

Takım çalışması becerilerinden yoksun çiftler, para, cinsel yaşam, duygusal ve sosyal paylaşımlar, akrabalarla ilişkiler, çocukların yetiştirilmesi, ev işleri gibi evlilik hayatına ilişkin birçok konular üzerinde, kendilerini çoğunlukla hep aynı tartışmaları yaparken, sürekli karşı tarafa atak yaparken bulurlar. Bu yaklaşım ile sorunlarını çözebilmeleri tabii ki mümkün olmaz ve kendilerini bu kısır döngüden kurtaramadıkları takdirde evliliklerinde açtıkları yara gittikçe derinleşir.

• Eşinizle sağlıklı iletişim kurabilmeniz,
• İstediğiniz şeyleri birbirinize açık ve net ifade edebilmeniz,
• Zararlı alışkanlıklarınızın üstesinden gelebilmeniz,
• İşe yaramayan katı tutumlarınızdan kurtulabilmeniz,
• Gerçekçi olmayan aşırı beklentileri törpüleyebilmeniz,
• İlişkinizi canlı ve yeni tutabilmenin yollarını öğrenebilmeniz

sayesinde, yani ilişki becerileri uygulayarak, mutlu bir evliliğinizin olmasını sağlayabilirsiniz.

İyi iletişimi olan ve sorunlarını çözerken “birlikte” hareket eden her çift sevgi ve saygı dolu, huzurlu bir evliliğe sahip olabilir. Bu tarzı benimsemiş olan çiftler:


• Ortak mutlulukları hedefler.
• Sorunlardan kaçmak yerine, onlarla yüzleşir.
• Birbirlerinin duygularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını önemserler.
• Düşüncelerini ve duygularını rahat bir şekilde paylaşırlar.
• Birbirlerini her konuda destekledikleri ve yüreklendirdikleri gibi, güven ve huzur da sağlar.
• İlişkilerinden keyif alır.

Yaşam boyu sürecek bir ilişkide, her çift birçok sorunla karşı karşıya gelir. Aile yapılarının, deneyimlerin, eğitim durumlarının, evliliğe dair sahip olunan değerlerin ve inançların ve daha bir çok özelliğin farklı olması nedeniyle tartışmalar, çatışmalar yaşanabilir. Bu çok normal bir durumdur; asıl mesele, bu farklılıkların aynı potada nasıl eritildiğidir. Eğer her tartışmada bir kazanan, bir de kaybeden aranıyorsa, yani  “takım arkadaşlığı” bakış açısı yoksa, bir süre sonra bu ufak tartışmalar bir güç savaşına dönüşür ve her iki tarafın da yıpranması, ilişkiden kopması ile sonuçlanır.

Evliliklerinizde/ilişkilerinizde hararetli bir tartışmaya girmeye başladığınızı hissettiğinizde, hem kendinize, hem de eşinize/arkadaşınıza şu cümleyi söylemeyi deneyin: “Şu an belki birbirimizi anlayamıyoruz, belki olumsuz duygularımız çok yoğun ama ben seni seviyorum ve bu konuyu “birlikte” halledebileceğimize yürekten inanıyorum.”

Uzm.Psk. İlknur Yılmaz Panik Atak ve psikolojik tedaviler hakkında bilgi veriyor


Uzm.Psk. İlknur Yılmaz Meltem ile Mutlu Yaşam Programında

Uzm.Psk. İlknur Yılmaz depresyon ve psikolojik tedavisi hakkında bilgi veriyor.


Uzm.Psk. İlknur Yılmaz Meltem ile Mutlu Yaşam Programında

Öfkenizi duyabiliyor ve yönetebiliyor musunuz?

anger3Öfke hepimizin içinde var olan, mutluluk, üzüntü, heyecan gibi bir duygudur. Duygularımızın her biri bize aittir, bize özeldir ve yargılanmamalıdır, hor görülmemelidir. Nasıl ki beş duyu organımızla dış dünyayla iletişim kuruyorsak, duygularımız aracılığıyla da iç dünyamızla iletişim kurarız. Duyu organlarımızı görevlerini yaptığı için nasıl eleştirmiyorsak, aynı yaklaşımı bize iç dünyamızın sinyallerini veren duygularımız için de sergilemeliyiz. Mutluyken kendimizi nasıl sorgulamıyor ve eleştirmiyorsak, öfkeli olmaktan dolayı da kendimizi suçlu hissetmemeliyiz. Ne yazık ki birçok kişi, duygularını davranış gibi algılayarak kendisini yargılar. Çalışmalarımda sık sık işittiğim bir cümle olmaktadır bu ve bunun benzeri cümleler: “Ben aslında iyi bir insanım, hassas biriyim, neden böyle öfkelendim, aşırı tepki verdim bilemiyorum”. Oysa ki, ne kadar “normal” bir durumdur öfkelenmek ve hepimizin en doğal hakkıdır zaman zaman öfkeli birisi olmak.. 

Öfkemizi yaşarken, onu nasıl anladığımız ve yorumladığımız önem taşır. Öfke bazı şeylerin değişmesi gerektiğini işaret eder çoğu zaman..Bizi mutsuz eden, engelleyen, kişiliğimizi gölgeleyen bir şeylere karşı isyandır içimizden kopup gelen..Öfkenizin farkına varıp, onun dilini çözümleyebildiyseniz öfke görevini yapmıştır, yani sizi değişimin gerektiğine dair uyarmıştır, karşılığında siz de kendinizi, ilişkilerinizi ya da yaşamınızı tekrar gözden geçirerek gerekli düzenlemeleri yapmaya başlayabilirsiniz. Bunun sonucunda rahatlarsınız ve yaşamınız üzerinde kontrol sahibi olduğunuzu hissedersiniz. Ancak, öfke kontrol edilemediğinde, abartılı yaşandığında, bir kasırga gibi kontrolden çıkıp yıkıcı bir hal alır.  

Öfke saldırganlık hakkı anlamına gelmemeli!

Öfkelenmeyi sizi bir şeylerin yanlışlığına ya da değişime yönlendiren alarm sistemi olarak görmek yerine karşınızdakine zarar verme, onu yok etme hakkı olarak görmek ilkel dürtülerinizi yeterince eğitememiş olduğunuzu gösterir. Trafikte, iş yaşamlarında ya da eşleriyle iletişimlerinde kendini kaybedip öfke patlaması yaşayanların dürtü kontrol mekanizmalarını zayıf olarak nitelemek mümkündür. Bu kişiler çoğunlukla 2,5-3 yaşlarında takılı kalmıştır, çünkü öfkelerini sağlıklı biçimde yönetmeyi öğrenememişlerdir. Aileleri ya da öğretmenleri öfkeleriyle nasıl baş etmeleri gerektiğini ya öğretememişlerdir ya da aileleri içinde öfkesini şiddetli biçimde sergileyen bir figür olmuştur ve onlar model alınmıştır.  

Öfkesini başarılı bir şekilde kontrol edebilen kişilerin, öfkelendiğinde kendini kaybeden (yumruk sallayan, eşyalar fırlatan, vb.) kişilere göre farklı olan yönleri, genellikle, nerede durmaları gerektiğini bilmeleri, içinde bulundukları durumu daha fazla tahriğe olanak tanımadan ne zaman terk etmelerinin bilincine varabilmeleridir. Öfkelerine sahip çıkar ve ifade ederler, ancak duygularının kontrolden çıkabileceğini hissettiklerinde sakinleşmek için, ya hemen oradan uzaklaşırlar, ya farklı düşünmeye çalışırlar, ya telkin edici cümleler tekrarlarlar ya da enerjilerini boşaltmak için bir odada tek başlarına bağırırlar. 

Öfke yönetilebilen bir duygudur
Öfke kontrol sorunu yaşayan kişilerin, bu yönlerine aşırı bağlandıklarını ve artık bir mizaç özelliği halinde kabullendiklerini görebilmek mümkündür. Sıkça “Ben böyleyim, ne yapayım, duyarsız olamıyorum, haksızlığa gelemiyorum” şeklinde cümleleri duyabilirsiniz bu kişilerden. Bu şekildeki bir kabulleniş de tabii ki bu “sinir patlamalarının” devamlılığını sağlar. Ancak, ne zaman ki, bağırıp çağırmanın, kırıp dökmenin, şiddet uygulamanın hiçbir şeyi çözmediğini, tam tersine ilişkilerini bozduğunu, kendilerini haklıyken haksız durumuna düşürdüğünü ve zayıf gösterdiğini görmeye başladıklarında, öfkelerini kontrol etmeyi öğrenmeye de bir adım yaklaşırlar.
 

Önemli bir başka nokta ise öfkeye neden olan durumların ifade yolu bulup bulmadığıdır. Özellikle ima yoluyla iletişim kurmanın sıkça görüldüğü (“Ben demeden o anlasın”, “Ben söylemeden benim istediğimi yapsın” gibi) bizim toplumumuzda, buna bağlı öfke nöbetleri sıkça görülür. Oysa ki, kendi beklentilerimizi, ihtiyaçlarımızı, arzularımızı karşımızdakilere ifade etmezsek, beynimizi okumalarını beklersek, bunların yerine gelmesini beklemek bir “hayal” olur. Bütün bu ifade kanalı bulamamış beklentiler ve hayal kırıklıkları da birikerek öfkenin büyüyüp, çığ haline gelmesine neden olabilir. 

Eğer siz de öfkenizi kontrol etmekle ilgili sorunlar yaşadığınızı düşünüyorsanız, kendi kendinize gözlem yapıp, notlar alabilir ve daha çok hangi durumun, kimin/kimlerin, hangi ortamın öfkenizi tetiklediğini analiz edebilirsiniz. Bu analiz yoluyla öfkenizin mesajını ya da mesajlarını keşfedebilir, değişim sinyallerine kulak verebilirsiniz ve kişisel farkındalığınız artar. Bu aşamadan sonra, benzeri durumlarda, kendinizi ve duygunuzu arka plana almadan, duygunuzu isimlendirerek, öfkenizi ve nedenini karşı tarafa iletme şansınız olur. Örneğin: “Şu anda sana çok kızgınım, çünkü…..”  ya da “…….. şeklinde davranman bana ……. hissetiriyor ve sana kızmama neden oluyor”, vb. cümleler kurarak öfkenizi sağlıklı bir biçimde ifade edebilirsiniz.  

Öfkelenmek çok doğaldır, doğru şekilde ifade edilirse, bizim için yararlıdır da aynı zamanda. Aksi takdirde, çevrenizle, sizi önemseyen ve sizin önemsediğiniz insanlarla aranıza bir duvar örmekten ve iletişim problemleri yaratmaktan öteye gidemez. 

 

Birbirimizi “duyabildiğimiz” günler dilerim, 

 

Uzman Psikolog İlknur Yılmaz

Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 20 Nisan, pazartesi günü, Ülke TV- “Meltem ile Mutlu Yaşam” programına konuk oldu.

Uzm. Psk. İlknur Yılmaz, Meltem Şarkışlalı’nın sunduğu programa, pazartesi günü, saat 11:30da konuk oldu, “Davranış terapisiyle kilo verme” üzerine konuştu.


Uzm.Psk. İlknur Yılmaz Meltem ile Mutlu Yaşam Programında

Sonraki Sayfa »