Mutlu evliliklerin ardındaki sır: Eşinizle aynı takımın oyuncusu olduğunuzu unutmayın!

istock_handsBirçok kişi evliliğe adım atarken, yaşanılan romantik duyguların da etkisiyle, “Bizim birbirimize olan duygularımız o kadar güçlü ki, biz hiçbir sorun yaşamayacağız, her zorluğu yenebiliriz, uğraşmamıza gerek bile kalmaz” diye düşünür. Ancak, zaman ilerledikçe, çevremizde hiçbir şeyi statik, durağan tutamadığımız gibi, evliliklerde de her şeyi ilk günkü gibi tutabilmek oldukça güçleşir. Hem kadın, hem de erkek cephesinde değişen ihtiyaçlar, arzular, istekler neticesinde çatışmalar kaçınılmaz olur. Eğer bu çatışma(lar) iyi ve etkili bir biçimde çözümlenemezse, bu durum kronik ve sancılı bir gerilime, öfke patlamalarına neden olabilir ve bir zamanlar ideal sıfatıyla tanımladığınız eşiniz ve evliliğiniz, yerini türlü olumsuz tanımlamalara bırakır.

Bir terapist olarak, sorunlarını “Sen haksızsın, ben haklıyım” tavrıyla ele almak yerine, “aynı takımın oyuncuları” gibi birlikte ele alan ve eşit derecede emek, çaba sarfeden çiftlerin daha mutlu ve sağlıklı evliliklere sahip olduklarını görürüm. İki taraf için de tatmin edici, mutlu ve huzurlu bir evliliğin anahtarının, sorunlara, anlaşmazlıklara ve çatışmalara sevgiyle ve destekleyici biçimde, bir takım arkadaşı gibi yaklaşmak olduğunu anlatabilmek ve bunu çiftlerin hayatlarına uygulayabilmelerini sağlamak, birçok evliliğin seyrinin olumlu anlamda değişmesine neden oluyor.

Takım çalışması becerilerinden yoksun çiftler, para, cinsel yaşam, duygusal ve sosyal paylaşımlar, akrabalarla ilişkiler, çocukların yetiştirilmesi, ev işleri gibi evlilik hayatına ilişkin birçok konular üzerinde, kendilerini çoğunlukla hep aynı tartışmaları yaparken, sürekli karşı tarafa atak yaparken bulurlar. Bu yaklaşım ile sorunlarını çözebilmeleri tabii ki mümkün olmaz ve kendilerini bu kısır döngüden kurtaramadıkları takdirde evliliklerinde açtıkları yara gittikçe derinleşir.

• Eşinizle sağlıklı iletişim kurabilmeniz,
• İstediğiniz şeyleri birbirinize açık ve net ifade edebilmeniz,
• Zararlı alışkanlıklarınızın üstesinden gelebilmeniz,
• İşe yaramayan katı tutumlarınızdan kurtulabilmeniz,
• Gerçekçi olmayan aşırı beklentileri törpüleyebilmeniz,
• İlişkinizi canlı ve yeni tutabilmenin yollarını öğrenebilmeniz

sayesinde, yani ilişki becerileri uygulayarak, mutlu bir evliliğinizin olmasını sağlayabilirsiniz.

İyi iletişimi olan ve sorunlarını çözerken “birlikte” hareket eden her çift sevgi ve saygı dolu, huzurlu bir evliliğe sahip olabilir. Bu tarzı benimsemiş olan çiftler:


• Ortak mutlulukları hedefler.
• Sorunlardan kaçmak yerine, onlarla yüzleşir.
• Birbirlerinin duygularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını önemserler.
• Düşüncelerini ve duygularını rahat bir şekilde paylaşırlar.
• Birbirlerini her konuda destekledikleri ve yüreklendirdikleri gibi, güven ve huzur da sağlar.
• İlişkilerinden keyif alır.

Yaşam boyu sürecek bir ilişkide, her çift birçok sorunla karşı karşıya gelir. Aile yapılarının, deneyimlerin, eğitim durumlarının, evliliğe dair sahip olunan değerlerin ve inançların ve daha bir çok özelliğin farklı olması nedeniyle tartışmalar, çatışmalar yaşanabilir. Bu çok normal bir durumdur; asıl mesele, bu farklılıkların aynı potada nasıl eritildiğidir. Eğer her tartışmada bir kazanan, bir de kaybeden aranıyorsa, yani  “takım arkadaşlığı” bakış açısı yoksa, bir süre sonra bu ufak tartışmalar bir güç savaşına dönüşür ve her iki tarafın da yıpranması, ilişkiden kopması ile sonuçlanır.

Evliliklerinizde/ilişkilerinizde hararetli bir tartışmaya girmeye başladığınızı hissettiğinizde, hem kendinize, hem de eşinize/arkadaşınıza şu cümleyi söylemeyi deneyin: “Şu an belki birbirimizi anlayamıyoruz, belki olumsuz duygularımız çok yoğun ama ben seni seviyorum ve bu konuyu “birlikte” halledebileceğimize yürekten inanıyorum.”

İlişkilerinizde siz de birer medyum musunuz?!

dumped 

Size “Medyumlara inanır mısınız?” diye sorsam sanırım bir çoğunuz “Tabii ki hayır” diyecektir, “Olur mu hiç öyle şey!”  diyecektir. Ancak, gündelik yaşamımızdaki ilişkilerimizde defalarca medyumluk yapmaya çalışıyoruz. Nasıl mı? Tabii ki, başkalarının zihinlerini okumaya çalışarak; duygularına, düşüncelerine, bize karşı olan tavırlarına karşılık kendi senaryolarımızı yazarak..Bu senaryolara inanarak, duygularımızı varsayımlar üzerine yaşayarak da yaşantımızı daha karanlık bir hale getirmekte üstümüze yok! 

Özellikle kadınlar cephesinde, karşı cinsle tanıştıktan sonra arkası kesilmeyen zihin okuma egzersizlerine başlandığını gözlemleyebilirsiniz. Bu durum önce analiz sorularıyla başlar: “Beni beğendi mi acaba?” “Bu sözleriyle ne demek istedi?”, “Tekrar arayacak mı?” Bu noktada, kadının önceki yaşam deneyimlerinin, kişilik özelliklerinin ve gözlemlerinin harmanlanması sonucunda akıl yürütmeler, hipotezler, teoriler dökülmeye başlar. Kadınlar açısından ne kadar enerji tüketici, pozitiflikten negatifliğe bir dönüş ve öz-güven zedeleyici bir eğilimdir bu! Oysa, her şey yeni başlamıştır..Yeni bir ilişki inşa edilirken, her şeyi doğal akışında yaşamak, başkasının dünyasını yavaş yavaş keşfetmenin keyfini çıkarmak varken, bu aceleye pek de gerek yoktur aslında. 

Zihin okuma konusunda kadın-erkek ayrımı yoktur, keza ilişkinin niteliği de önemli değildir. Örneğin, rekabetin had safhada olduğu günümüzün çalışma hayatında, iş yerlerindeki ast-üst ilişkileri daha da fazla önem kazanmakta olduğundan, şefinizin, müdürünüzün tavırları, yüzündeki ifade, sizinle nasıl konuştuğu üzerine de aynı “zihin okuma” kısır döngüsü baş gösterir. Sizinle hiç ilgisi olmasa da müdürünüzün asık yüzü sizi sıkıntıdan sıkıntıya sokar, kesin size sinirlidir, acaba nedendir, işten mi çıkarılacaksınızdır?! O gününüz maalesef, negatif enerjiyi içinizde büyütmekle geçer, hatta işten çıkarıldığınızda ne yapacağınız konusunda düşünmeye başlamış bile bulabilirsiniz kendinizi.                                                                         

Zihin okuma ilişkilerimize genellikle yarardan çok zarar getirir, çünkü bir başkasının (bu kişi, çok iyi tanıdığınızı sandığınız en yakınınız olsa bile) duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını onlardan bilgi almadan net bir biçimde yorumlayabilmek mümkün değildir. Başkalarının zihinlerini okuyarak kendinizce değerlendirmeler yapmak sizi yanlış yollara sürükleyebilir, sonrasında ise ilişki problemlerine yol açabilir. Bu, aynı zamanda sizin için de oldukça yıpratıcıdır. Sürekli başkalarının içsel dünyaları üzerine yorumlar, analizler yapmanın getirdiği gerilim bedeninize yansıyabilir: Baş, boyun, sırt, omuz ağrıları; uyku sorunları yaşamınızı keyifsiz hale getirebilir.  

“Artık yoruldum bu durumdan!” diyorsanız, zihninizi size yarar getirecek başka konulara yormaya karar verdiyseniz, aşağıdaki önerileri uygulayabilirsiniz. 

Gözlemlediğiniz her şeyi kişisel algılamayın 

Eğer siz de sürekli zihin okuyorsanız, başkalarının davranışlarının sizin hakkınızdaki düşüncelerinin ve duygularının birer yansımaları olduğunu varsayıyorsunuz demektir. Gerçekte ise, söz konusu kişi eşiniz gibi uzun süredir tanıdığınız birisi olsa bile, yaptığı ya da yapmadığı şeylerin çoğu sizle ilgili olmamakla beraber, kendi yaşamı ve koşulları ile ilgili olabilir. Özellikle evlilik gibi uzun soluklu birlikteliklerde, çiftlerin duygularının her zaman aynı düzeyde olmasını beklemek çok sağlıklı değildir.  

Açık iletişim kurun

Zihin okumak ve yorumlamak yerine iletişim kurabilirsiniz. Karşınızdaki kişiye sorular sorarak, kendi duygularınızı ve isteklerinizi ifade edip paylaşabilirsiniz. Söylemek istediklerinizi, sakin ve saygılı bir biçimde söyleyerek, hem kendi varoluşunuzu ortaya koymuş, hem de her şeyi netleştirmek için önemli bir adım atmış olursunuz. Sessiz bir biçimde iç dünyanızdan kopup gelen düşüncelerin yerine sağlıklı ve açık bir iletişim tarzını benimseyerek, kendinizi zihinsel yorgunluktan ve gerilimden de kurtarabilir, çevrenizdekilerle daha kaliteli ilişkiler kurabilirsiniz.

 

 

İyi dileklerimle,

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz