Yaygın Kaygı (Kuruntu) Bozukluğu

Yaygın anksiyete bozukluğu için halk arasında kuruntu, vesvese veya evham hastalığı diyebiliriz. Kuruntu ya da tasalanma her insanın kendi kafasında oluşturduğu korku ya da kötü bir şey olacağını düşündüğü olayın gerçekleşebilme ihtimaline karşı bedeninde oluşan titreme, nefes almakta zorlanma, çarpıntı, yanma, uyuşma, kontrolü kaybedeceği hissi gibi durumları gün boyu yoğun bir şekilde yaşamasıdır.   Burada önemli olan kuruntu yaptığımız olayın ne kadar gerçekçi bir tasalanma ve ne kadar kontrol altına alınması gereken bir kuruntu olduğunu fark etmemizdir.

Hastalar kendilerinin ya da sevdiklerinin başına gelebilecek kötü şeylerin senaryolarını güvensiz ortam ve acımasız dünyada, olması ihtimal her kötü konuda sanki gelirse benim başıma mutlaka gelir diye düşünüp tüm tedbirleri almaya çalışır. Kontrol edemediğini düşündüğü her durum için ise çok yüksek bir kaygıya girer ve bu durum onu fazlasıyla yorar. Hal böyle olunca kaygının bedende oluşturduğu çarpıntı, titreme, terleme, nefes açlığı, göğüs ağrısı, uyuşma gibi yakınmalardan muzdarip olur.

Evet, tasalanmak gerçek korku ve kaygı duyulan olaylar için tedbir almamıza, savaşmamıza ya da kaçmamıza yardımcı olabilir. Bu da bizi kötü sonuçlardan koruyabilir. Fakat gerçekçi olmayan durumlar için tasalanmak günlük hayat kalitemizi bozup, işlevselliğimizi yitirmemize sebep olabilir.

Bunlara bir örnek verecek olursak diyelim ki çocuğumuz eve gelmesi gereken saati geçirdi. Biz de telefonla ulaşmaya çalıştık ve telefonu açmadı. Evet, bu kaygı için tetikleyici bir durum. Arkasından kafamızda senaryolar kurmaya başladık ve bunlar hep başına kötü bir şeyler gelebileceğine dair düşünceler. Bunu takiben bedenimizde yukarıda bahsedilen yakınmalar başladı ve biz davranış olarak koşuşturmaya, ortalığı ayaklandırmaya başladık, ta ki çocuğumuza ulaşana kadar. İşte bu zincirin bileşenleri kısır döngü gibi her zaman farklı olaylarla da günlük hayatımızı, hep kötü bir şey olacak korkusu ve kaygısı ile geçirmemize neden olacaktır.

Başka örnekler verecek olursak; işimi kaybedeceğim, işlerim yetişmeyecek, eşim kanser olacak, çocuğum sınıfta kalırsa, evime hırsız girecek, telefon bu saatte çalarsa kötü bir şey var demek, annem ölürse ben ne yaparım, ev kredisini ödeyemezsem, sınavı geçemezsem, bana bir şey olursa çocuklarıma kim bakacak gibi birçok örnek sayılabilir.

Burada en önemli şey tehlikenin abartılması ve güvenlikte olma derecesinin küçümsenmesidir. Bu otomatik yanlış düşüncesel çıkarımların sonucu oluşur. Bunlar arasında felaketselleştirme, genelleştirme, ya hep ya hiç kuralı, falcılık, ön yargı sayılabilir. Kuruntu hastalığının genelde nesnesi belli değildir. Yani kişi bu durumu içimde bir sıkıntı var, bunalıyorum, içim titriyor, hep tetikteyim sanki bir anda felaket yaşayacağım gibi tarifler.

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tanı Ölçütleri(Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı 4.Baskı)

A.     En az 6 ay süreyle hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ya da etkinlik hakkında ( işte ya da okulda başarı gibi) aşırı anksiyete ve üzüntü (endişeli beklentiler) duyma.

B.     Kişi, üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.

C.     Anksiyete ve üzüntü, aşağıdaki altı semptomdan üçüne (ya da daha fazlasına) eşlik eder(son 6 ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur). NOT: Çocuklarda sadece bir maddenin bulunması yeterlidir.

(1)    huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe

(2)    kolay yorulma

(3)    düşünceleri yoğunlaştırmada güçlük çekme ya da zihnin boşalmış gibi olması

(4)    irritabilite( gerginlik, tetikte olma)

(5)    kas gerginliği

(6)    uyku bozukluğu (uykuya dalmakta ya da sürdürmekte güçlük çekme ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku)

D. Anksiyete ve üzüntü odağı, bir Eksen I bozukluğunun özellikleri ile sınırlı değildir, örn; anksiyete ya da üzüntü bir Panik Atağı olacağı (Panik Bozukluğunda olduğu gibi ), genel bir yerde utanç duyacağı (Sosyal Fobide olduğu gibi), hastalık bulaşmış olma (Obsesif-Kompulsif Bozuklukta olduğu gibi), evden ya da yakın akrabalarından uzak kalma (Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğunda olduğu gibi), kilo alma (Anoreksiya Nervozada  olduğu gibi ), birçok fizik yakınmanın olması (Somatizasyon Bozukluğunda olduğu gibi ) ya da ciddi bir hastalığının olması (Hipokondriyaziste olduğu gibi), ile ilgili değildir ve anksiyete ve üzüntü sadece Posttravmatik Stres Bozukluğu sırasında ortaya çıkmamaktadır.

E. Anksiyete, üzüntü ya da fizik yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki ya da önemli diğer işlevsel alanlarda bozulmaya neden olur.

F. Bu bozukluk bir maddenin (örn; kötüye kullanılan bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn; hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve sadece bir Duygudurum Bozukluğu, Psikotik bir bozukluk ya da bir Yaygın Gelişimsel Bozukluk sırasında ortaya çıkmamaktadır.
Yaygın Kaygı (Kuruntu) Bozukluğunun Tedavisi

Bu hastalıkta psikoterapi; düşüncesel yanlış çıkarımların, varsayımların, kötü senaryoların, yerleşik inançla ilgili düşüncelerinin yerine olumlu düşünceler ve senaryolar imajına etmeyi, problem odaklı olumlu başa çıkma yollarını kullanmayı, olumsuz otomatik düşünceleri yakalayıp olumluları kullanmayı, olayları gerçekçi zeminde değerlendirip korkunçlaştırmayı bırakmayı hedeflemektedir.

Düşüncesel yeniden yapılandırmada, kişi bu olayları nasıl tanımlandırdığı ve yorumlandırdığının geçerli olup olmadığını değerlendirir.

Tasalanma ile karşı karşıya gelmede bunlarla savaşmak ya da kaçmak yerine kabul ederek alışkanlık sürecine girip senaryoların gerçekleşme durumunun yersiz olduğunu görerek kaygıyı düşürmek amaçlanır. Burada en düşük kaygı doğurandan en çok olana doğru gidilir. Önlem olarak alınan davranışsal ritüelleri kırmak için bunların yerine hoşa giden etkinlikler planlanabilir. Örneğin çocuğunu okuldan her zaman alması gerektiğini düşünen ya da eşini beklerken aşırı kaygılanan ev hanımı güzel bir yemek masası organize edebilir.

Tüm kaygı bozukluklarında olduğu gibi burada da gerginlikten kaynaklı kasılmalar ve huzursuzluk için nefes ve gevşeme egzersizleri planlanır.

Yaygın kaygı bozukluğunda kullanılan ilaçlar ya tek başına ya da hekimin terapi ile birlikte ilacı kullanması ile olur. Kullanılan ilaçlar doktor kontrolünde en az 6-12 ay kullanılmalıdır. Tedavi daha uzun sürebilir ilacın tedavi bitmeden kesilmemesi ve doktor kontrolünde kesilmesi mutlaka gerekir. İlaç kullanım sırasında ki olası yan etkileri doktordan öğrenilir ve görülen yan etkiler doktorla paylaşılır.

Psikiyatrist Uzm. Dr. Zengibar ÖZARSLAN

Panik Atak, Panik Bozukluk ve Agorafobili Panik Bozukluğu Tedavisi

Panik atak aslında bedenimizin anatomik ve fizyolojik olarak sağlıklı olduğunu fakat işleyişin yanlış alarmlarla farklı yollardan uyarıldığı söylenebilir. Yani savunmaya yönelik gereksiz antrenmanların kişi de oluşturduğu sıkıntı, bunaltı, huzursuzluk, tedirginlik, endişe, kaygı, korku, gerginlik ya da siz ne isim verirseniz verin algıda yanlış olan otomatik düşüncelerle oluşur. Bu düşüncelerin değiştirilmesi ve buna bağlı kaçınma davranışlarının mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

Tedavi de antidepresanlar ya da psikoterapi tek başına uygulanabilirken ikisinin birlikte kullanıldığı tedavi protokolleri de çok etkilidir.

Panik atakta en önemli şey hastalığın diğer tıbbi hastalıklardan ayırt edilmesi ile başlanır. Bu da tıp doktorunun gözetiminde yapılacak tetkikler ve muayene sonrası uygun tedavinin başlaması ile olur. Hastalar genelde önceden bir dahiliye ya da cerrahi doktoruna başvuru ile gelmiş olabilir ya da psikiyatri doktoruna muayenesi sonrası gerekli tetkikleri ya doktoru ister ya da ilgili branştan destek ister. Daha sonra terapi yönelimli eğitimi varsa ya kendisi yapar ya da uzman klinik psikolog ile birlikte tedaviyi planlar. Psikiyatri doktoru hastanın yaşadığı kaygıyı uygun ilaç tedavisi ile birlikte psikoterapi şeklinde de götürebilir. Bu durum hastanın kaygısının çok üst düzeyde olduğu durumlarda terapinin motivasyonu ve sağlıklı yapılması için gereklidir. Eğer bir psikoloğa başvurulmuş ise psikoloğun danışman bir psikiyatri doktoru ile tedaviyi götürmesi hastanın güvenliği açısından mutlaka gerekir. Örneğin guatr hastalığı, kalp yetmezliği, kalp ritim bozuklukları, astım atağı, kullanmış olduğu ilaçların birbiri ile etkileşimi ya da yan etkileri gibi durumlar; çarpıntı, titreme, nefes darlığı, uyuşma, baş ağrısı, göğüs ağrısı gibi panik atak belirtileri ile karışacağından herhangi bir tıbbi hastalık atlanmış olabilir. Bunun dışında kaygının çok arttığı ilaç tedavisinin de gerektiği terapi koşullarının oluşturulamadığı durumlarda doktor desteği istenmelidir.

Panik Atakta İlaç Kullanımı

Panik atakta kaygı giderici olarak antidepresanlar ve anksiyolitik bazı ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar hastanın yaşına, cinsiyetine, iş durumuna ve varsa başka hastalıktan dolayı kullandığı diğer ilaçlarla birlikte kullanımına göre değişkenlik gösterir.

Uygun ilaç seçimi başlangıç dozundan tedavi dozuna çıkılarak en az yan etki oluşması sağlanır. Kaygı bazı hastalarda kilo alımı bazılarında kilo kaybı oluşturur. İlaç seçimi yaparken bunlara da dikkat etmek lazım. Eğer yaptığı iş dikkat isteyen bir iş ise ilaç seçimi yaparken bu durumun hastaya mutlaka sorulması gerekir. Alkol-madde alımı, hamilelik, bebek emzirme,  karaciğer, böbrek ve kalp-damar hastalıkları varsa bu duruma uygun ilaç seçim yapılmalıdır.

Antidepresanlar etkilerini ortalama iki hafta-bir ay içinde gösterirken yan etki ilk haftalar sonrası çok nadir görülür. İlaç tedavisinde hastalığa direnç gelişmemesi için yeterli süre ilaç kullanılması gerekir. Tedavinin bitmeden ilaç kesilmemesi önemlidir. En az dört ay kullanılması gerekir. Hastalığın seyrine göre ilaç birkaç yıl hatta bazen ömür boyu kullanılması gerekebilir. İlaç doktor kontrolünde azaltılarak kesilir. Aksi taktide birden kesilmeye bağlı ilaç yoksunluk etkileri gözlenebilir. Bunlar huzursuzluk, baş dönmesi, sinirlilik, hastalık tekrarlıyormuş hissi gibi belirtilerdir. Bazen ilacın olası yan etkisi de hastayı kaygılandırabilir. Bu durum da doktoruna yaşadığı yan etkileri mutlaka söylemelidir. Yan etkiler daha çok baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, kabızlık, çarpıntı, ağız kuruluğu, ağızda metalik tat, görme bulanıklığı, cinsel isteksizlik, kilo alımı sayılabilir.

Cinsel işlev yan etkisi kadında isteksizlik, orgazm olmada zorlanma ön planda iken erkekte cinsel isteksizlik, geç boşalma, sertleşme problemi şeklinde olabilmektedir. Bu yan etkiler büyük oranda ilk haftalar sonrası geçmektedir. Eğer devam ederse cinsel işlev yan etkisi olmayan ya da en az olan ilaca geçilebilir.

Kaygı çok ciddi düzeyde ise anksiyolitik (kaygı giderici) özellikteki bazı yeşil reçeteli ilaçlar çok kısa süreli kullanılabilir. Daha sonra antidepresan ilacın kaygı giderici özelliği oluşmaya başlayınca diğer ilacı kesmek uygun olur.

Hasta ve hasta yakınlarının ilaç tedavisindeki en büyük kaygısı antidepresanların bağımlılık yaptığına dair yanlış inanışlarıdır. Bu durum hastaların tedavisini geciktirmekte, hastalığın ilerlemesine ve tedaviye direnç gelişmesine sebep olmaktadır. İlaç çok kolay bırakılabildiği gibi kaygının vücutta oluşturduğu strese bağlı tıbbi hastalıklar için de azaltıcı etkileri vardır. Çoğu mide hastalıkları, cilt hastalıklar, kalp damar hastalıkları stresör faktörlerden etkilendiği söylenebilir. Bu durumda tedavinin önemi daha çok ön plana çıkmaktadır.

Panik Atakta Bilişsel Davranışçı Terapi

Bu tedavide hastaya hastalığın nasıl oluştuğuna dair geniş bilgi verilir. Daha sonra kaygının düşürülmesi için nefes egzersizleri ve kaygıyı oluşturan otomatik yanlış düşünceler yerine olumlu düşünceleri koyarak bunu da davranışçı eylem planları ile savaş ya da savuş ilkesinin savaş kısmını yani olayla yüzleşme ve söndürme ile desensitize (duyarsızlaştırma) tedavisi uygulanır. Psikoterapi olarak birçok teknik uygulanabilir. Bunlar hastanın uyumuna göre anksiyetenin minimuma düşürülmesi ve tekrarlanmasını engellemek adına çok etkilidir.

Panik atak nedir? Neden ve nasıl oluşur?

Panik Atak Nedir?

Panik atak; beklenmedik bir anda, yineleyici şekilde, herhangi bir özgül nesne(köpek fobisi, kan fobisi, yükseklik korkusu vb.) olmadan yoğun kaygı, bunaltıya eşlik eden çarpıntı, titreme, nefes açlığı gibi birçok bedensel yakınmanın eşlik ettiği korku kuşatmasıdır.

Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

Yoğun korku ve huzursuzluk duygusu ile birlikte çarpıntı, nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma, göğüs ağrısı-göğüste sıkıntı hissi, terleme, titreme ya da sarsılma, bulantı-karın ağrısı, baş dönmesi,sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma , gerçekdışılık (derealizasyon)- benliğinden ayrılmış olma hissi (depersonalizasyon) , aklını ya da kontrolünü yitirme korkusu, uyuşma ya da karıncalanma duyumları ,üşüme,ürperme, ateş basması gibi belirtiler mevcuttur. Panik atak diyebilmek için  bu belirtilerin en az 4 tanesi ya da daha fazlası bulunması gereklidir.

Panik Bozukluğu Nedir?

Panik bozukluğu tanısı için başka atakların olacağına ilişkin sürekli bir kaygı, atağın yol açabilecekleri ya da sonuçları ile ilgili olarak üzüntü duyma veya ataklarla ilişkili belirgin bir davranış değişikliği sergileme şeklindeki belirtilerden en az birinin; yineleyen, beklenmedik  panik ataklarının en az bir aylık dönem boyunca izlenmesi gerekmektedir(Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı 4. Baskısı).

Panik Bozukluğu Tarihçesi

Pan, Frigya mitolojisi‘nde kırın ve çobanların tanrısıdır. Bu tanım, Pan’ı doğa ile doğrudan ilişkili kıldığı için pastoral bir nitelik arz etse de Pan’ın bütün mitoslarda yarı keçi yarı insan suretinde tasvir edilmesi onu korkutucu bir figür haline getirmiştir. Öyle ki Pan, kırlarda aniden insanların karşısına çıkıp görüntüsüyle insanları korkuttuğu için panik sözcüğüne de ilham kaynağı olmuştur. Pan, çoban tanrısı olduğu için ürkütücü görüntüsü ile zıtlık arz edecek şekilde kaynaklarda çoğunlukla kırlarda dolaşıp flüt çalan, sevimli bir figür olarak betimlenir.

Panik bozukluğunda oluşan kaygı ve diğer sendrom özellikleri yüzyılı aşkın süredir bilinen tablodur. Da Costa 1871 yılında Amerika iç savaşı sırasında askerlerde efor bağlantısı olduğunu düşündüğü çarpıntı, göğüs ağrısı ve nefes darlığı ile giden ve “irritable heart” adını verdiği panik atağı benzeri bir tablo tanımlamıştır.

Panik Atağı Yaşayan Bilir….

Panik atak yaşayan kişi böylesi durumu ilk yaşadığında o kadar dehşete kapılır ki onun yaşadığı korkunun kimsenin anlayamayacağı kadar zor bir durum olduğunu söyler. Evet gerçektende bazı kişilerde bu çok ağır yaşanabilir. Çünkü hem korkunun hem de bedensel yakınmaların bir arada olduğu ve sanki artarak devam eden atağın hiç bitmeyecek ve kişinin kontrol edemeyeceği, çıldıracağı ya da korktuğu şeyin başına geleceği hatta öleceği korkusu,  kaygısı pik yapar.

Panik atağın bu kadar yoğun yaşanmasına karşın tıbbi arayışlar sonrası tüm yapılan tetkiklerin iyi çıkması ve doktorunun bir şeyiniz yok psikolojik demesi hastayı belki o an rahatlatabilir. Atağın tekrarlanması ya da atağın beklentisi hastanın doktoruna güvenini zedeleyeceğinden tekrarlayan hastane başvuruları kaçınılmaz olur. Çünkü hasta yaşadığı her şeyi gerçek zeminde yaşarken sorunun kaynağının psikolojik olduğunu gerçeğe oturtamaz. Elbette hasta burada çok haklı. Çünkü panik atak beyindeki merkezlerin işleyişindeki bir değişiklikle beynin diğer organlardaki işleyişi geçici olarak etkilemesi gibi düşünülebilir.

Panik Atak Nasıl Oluşuyor?

Burada belki söylenmesi gereken bunların organlardaki bozukluklardan kaynaklı olmadığıdır. Ama kaygı, endişe ve korku uyandıran stresör faktörlerin ya da bunların olmadığı ama o an ki  hoş olamayan bedensel duyumun yarattığı kaygı daha sonraki panik atakların oluşacağı beklentisine dönüşebilir. Bu durum beyinde nörotransmitter( beyinde iletimi sağlayan yapılar) dengesizliği yaratarak, beyinden organlara giden iletinin gereği yerine getirildiği için hastada panik atakları oluşturduğu söylenebilir. Bu durumda biraz metaforlar üzerinden giderek anlatmaya çalışırsak daha iyi anlaşılabilir. Örneğin bir apartmanda yöneticinin tatbikat amaçlı yangın alarmına bastığını bu sesi duyan apartman sakinlerinin yangın çıktığı korkusu ile beyninde alarm oluştuğu ve kendini korumak için koşuşturduğunu düşünelim. Buna bağlı kalp çarpıntısı, nefes alma güçlüğü, baş dönmesi, bulantı, titreme ve terleme gibi efor sarf ettiğimizde görülen oksijen ihtiyacının karşılanması durumu yanında, kontrolü kaybedeceği çıldıracağı ve de ölüm korkusunu hissetmesi fakat yangın alarmı olduğunu anladıklarında biraz rahatladıklarını ve bedenlerinden gelen duyumların normale geldiğini yine de içlerinde biraz ürperti kaldığını hayal edebiliriz.

Panik Atağın Sebepleri Nelerdir?

Peki bunu etkileyen sebepler neler olabilir denildiğinde bir çok şey sayabiliriz. Ama bunların en çoğu stres yaratan durumlar ki bunlar önemli yaşamsal ya da travmatik olay dediğimiz boşanma, yakın akraba, aile dostu ya da arkadaş ölümü, kalp krizi geçirmiş, ya da beyin kanaması geçirmiş bir yakının olması ya da duyulması gibi durumlar sayılabilir. Genel tıbbı durum bozukluklarından troid (guatr) bozuklukları, kalp ritim bozukluğu, kalp kapakçık yetmezliği, geçirilmiş kalp ameliyatı ve birçok hastalığa ikincil panik atak gelişebilir. Genetik geçişin yüksek oranda olduğu, kadınlarda daha çok görüldüğü, alkol madde alımı gibi durumların tetiklediği bilinir. Çocukluk çağı travmaları, bastırılmış duygular ya da kendini ifade etme güçlüğü ilerleyen yıllarda etken olabilir. Depresyon, sosyal fobi, özgül fobi (kan görme, yükseklik, asansör, böcek, köpek, uçak vb. korkusu), takıntı hastalığı, kuruntu hastalığı gibi birçok psikiyatrik hastalıklarla birlikteliği bulunmaktadır.

Panik atak bunların hiçbiri olmadan gece uyandıran bir çarpıntı, nefes darlığı, boğuluyormuş hissi gibi belirtilerle beklenmedik bir anda da oluşabilir.

Panik Atak Beklentisi

Panik atağı olan insanlar gergin ve huzursuzdurlar. Hastalar bir etkinliğe başlayacağı zaman aniden son verir ya da tamamlayamaz. Panik ataklarının tetikleneceğini ve korktuğu,  kaygılandığı her neyse başına geleceğini düşünür. Öyle ki cinsel ilişki sırasında heyecanlanacağı ya da yorulacağı, kalp krizi geçireceği düşüncesine bağlı korkusu ile ilişkiye girmekten kaçınır.

Panik bozukluğunda en çok görülen durum kişinin bedenini dinlemesidir. Örneğin; acaba kalbim hızlı mı atıyor, yavaş mı atıyor, farklı mı atıyor, yetersiz mi nefes alıyorum, kolum uyuşuyor gibi, göğsüm sıkışıyor, başım ağrıyor ve sayılamayacak kadar çok çeşitlikte tüm ilgi bedene dönüyor. İşte bu kaçınılmaz panik atak tekrarlarının tetikleyici, döndürülemez belirtilerini oluşturuyor. Panik ataklar ayda birkaç defa ya da gün için de birkaç defaya kadar sıklığı artabilir. Süresi genellikle beş-on dakikada en üst seviyeye çıkar ve ortalama yarım saat de biter. Bazen bu süre bir saati bulabilir ama ataklar arası artçı deprem gibi endişeli gergin bir ruh hali olabilir. İşte bu da bardağı tekrar dolduran ve herhangi bir tetikleyici durumla bardağı taşıran ataklara dönüşür.

Agorafobili Panik Atak Nedir?

Agora kelime anlamı olarak eski yunan döneminin halka açık bir meydanda bazı kararların açıklanması için kullanılan yerlere denirmiş. Kelime bu anlamı taşısa da fobi denen bir şeyden, bir yerden aşırı kaygı duyma, korkma hali aslında kişinin panik atak belirtilerini yaşamaktan korktuğu, çıldıracağını, kontrolü kaybedeceğini, başına bir şey gelirse yardım alamayacağını düşündüğü herhangi bir ortam olabilir.

Panik atakların olacağı beklentisi bir yer, bir mekan ve bu mekanlarda bir şey olursa yardım alamayacağı korkusu kaygısı ya da kaçması zor olacağını düşündüğü bir durum varsa ve bu ortamlardan kaçmaya başlarsa buna agorafobili panik atak denir.

Metroda, uçakta, sinemada,  alışveriş merkezinde, kapalı mekanların kapıya uzak kısmında oturmada, yalnız kaldığında, uzun yola çıkacağında, köprü üstünde kaldığında, banyoda, evde tek kaldığında ve buna benzer birçok yer ve durumda olabilir. Örneğin uzun yola çıkacak kişi yolda başıma bir şey gelirse, kalp krizi geçirirsem, panik atağım olursa bana yardım edecek birini bulamam ve de hastane uzakta kalırsa, beni yetiştiremezlerse bu riski alamam der ve yola çıkmaya cesaret edemez. Aynı şekilde sinemada kapıya uzak bir yerde oturursam, yangın ya da bir izdiham olduğunda buradan çıkamam diye düşünürken bedeninden gelen duyumlar kaygısını kontrol edemeyeceği kadar arttırır ve kişi o ortamdan hemen çıkar ya da kapıya yakın bir yer tercih eder. Bundan kötüsü hiçbir zaman bunları yapamaz ve hep kaçar.

Böyle bir durumda kişi korktuğu durumla yüzleşmekten kaçar. Bu durumda yapacağı iş her neyse yapamaz ve de hayat kalitesi düşmüş, özgüvenin etkilenmiş, işlevselliğin azalmış olduğu, depresyonun da eşlik edebileceği bir hal almış olur.

STRES VE STRESLE BAŞETME YOLLARI

Stres isteklerimize karşı gösterdiğimiz tepkilerimizdir. Birçok insan stresin, başkaları tarafından kendilerine karşı yapılan davranışlardan dolayı olduğunu düşünür. Gerçekte ise stres bizim aşırı duygularımız ve isteklerimiz sonucunda ortaya çıkan durumlara karşı bizim göstermiş olduğumuz tepkilerdir [75].

Stres, kişi üzerinde aşırı fizyolojik ve psikolojik talepler yaratan bir uyarıcıya karşı, kişinin uyum sağlayabilme tepkisidir [75].

Stres kavramı, Latince ‘estrica’, Fransızca ‘estrece’ sözcüklerinden gelmektedir. 17. yüzyılda felaket, bela, musibet, dert, keder, elem anlamında kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda ise, kavramın anlamı değişmiş, güç, baskı, zor anlamında, objelere, kişiye, organa ve ruhsal yapıya yönelik olarak kullanılmıştır. Bu durumda stres, nesne ve kişinin bu tür güçlerin etkisi ile biçiminin bozulmasına, çarpıtılmasına karşı bir direnç anlamında kullanılmaya başlanmıştır [76]. Çince’de stres kelimesi, tehlike ve fırsat kelimelerinin sembollerinin karışımıdır. Stres bu iki kavramı paylaşmaktadır [77].

Stres teriminin evrimi esnasında stressör kelimesi tetikleyici faktörü tanımlamak amacıyla kullanıma girmiştir. Lazarus ve Cohen üç tip stressör tanımlamıştır. Birinci grup stressör sel gibi doğal felaketler ve insan eliyle oluşturulan savaş gibi büyük yıkımlardır.

İkinci grup stressörler kişisel stressörler olarak adlandırılır; bunlar bir yakının kaybı, boşanma, iş kaybı ve önemli fiziksel hastalıklardır. Üçüncü grupsa günlük sıkıntılardır. Bu stressörler arka plan stressörleri olarak değerlendirilir, bunlar kişinin hayatında süreğen olarak devam ederler. Bu gruba örnek olarak iş ortamındaki sorunlar verilebilir [80].

Stres, bireyler üzerinde etki yapan ve onların davranışlarını, başka insanlarla ilişkilerini etkileyen bir kavramdır. Stres, durup dururken ya da kendiliğinden oluşan bir durum değildir. Stresin oluşması için insanın içinde bulunduğu ya da hayatını sürdürdüğü ortam ve çevrede meydana gelen değişimlerin insanı etkilemesi gerekir.

Ortamdaki değişmelerden her birey etkilenir ancak, bazı bireyler bu değişmelerden daha çok veya daha yavaş etkilenmektedirler. Stres, insanın yaşadığı ortamda meydana gelen bir değişimin veya insanın ortamı değiştirmesinin onun üzerinde etkiler bırakması ile ilgilidir. Etki altında kalan insanın kişilik özelliklerinin, bu etkilerin tesiri altında kalma derecesini etkilemesidir. Stresin oluşması için ortamdan etkilenen bireyin vücudundaki özel biyo-kimyasal değişmelerin oluşmasıyla bireyin vücut sisteminin harekete geçmesi gereklidir [81].

Günlük hayatımızda davranışlarımıza yön veren üç duygu türü vardır. Olumlu duygular (possitive feelings), olumsuz duygular (negative feelings), ayrımsız duygular (feelings of indifference). Olumlu duygular, en geniş anlamda ‘sevgi’ sözcüğü ile tanımlanabilecek, saygı, güven, inanç, kabullenme, dostluk gibi duygular içerir. Olumsuz duygular kin, güvensizlik, küçük görme, düşmanlık, kıskançlık gibi zarar verebilecek olan duygulardır. Ayrımsız duygular, hoşgörüye yardımcı olsalar bile, daha fazla bir yarar sağlayamayan duygulardır. İşte bütün bu duygular bireyin psikolojik yapısını, duruşunu belirler. Bu duygularla; kaygılı, korkulu, engellenilmiş veya güvenli, rahat, doyumlu olunabilmektedir. Kısacası olayları algılar, değerlendirir ve onlara bu duygular yüklenir. Böylece onlar ya stres ya da disstres yükünü taşırlar [78].

Olumlu duygu olumlu tavrı, olumlu tavır yaratıcılıklara katkıyı arttıracaktır. Yaşanabilecek en olumlu stresler şu üç başlık altında düşünülebilir. ˝ Yaratıcılığa katılımdaki stres ˝, ˝ Zaferin stresi ˝, ˝ Hazzın stresi ˝ [78].

Stresin Etkileri ve Bedeli

1- Kişisel etkiler: Huzursuzluk, saldırganlık, duyarsızlık, depresyon, yorgunluk, asabiyet, suçluluk ve utanç, sinirlilik, karamsarlık, düşük öz-saygı, yalnızlık, tehdit ve gerginlik [82].

2- Davranışsal etkiler: Kaza eğilimi, ilaç alımı, duygusal patlamalar, aşırı yeme veya tat kaybı, aşırı alkol alımı veya sigara içme, heyecanlılık, tahrik edici davranışlar, az konuşma, sinirsel kahkahalar, hareketsiz kalamama, titreme [82].

3- Bilişsel etkiler: Karar verme ve konsantre olmada yetersizlik, sık unutkanlık, eleştiriye aşırı duyarlılık ve psikolojik engeller [82].

4- Psikofizyolojik etkiler: Kan ve idrarda yüksek katekolamin ve kortikostreid bulunması, kan şekerinin yükselmesi, kan basıncı ve kalp atışlarının artması, ağız kuruluğu, terleme, göz bebeğinin genişlemesi, solunum güçlüğü, sıcak ve soğuk nöbetler, boğazda şişlikler, kol ve bacaklarda hissizlik ve karıncalanma [82].

5- Tıbbi etkiler: Astım, adet görememe, göğüs ve sırt ağrıları, koroner kalp hastalıkları, ishal, baş dönmesi ve halsizlik, hazımsızlık, sık idrara çıkma, migren ve baş ağrıları, kabuslar, uykusuzluk, nevroz, psikoz, psikosomatik bozukluklar, şeker hastalığı, ciltte görülen hastalıklar, ülser, cinsel isteksizlik ve güçsüzlük [82].

6- Organizasyonla ilgili etkiler: görev başında bulunmama, düşük endüstriyel ilişkiler ve verimsizlik, yüksek iş kazası ve düşük iş teslim oranları, kötü iş ortamı, işinden memnuniyetsizlik ve nefret ortamı [82].

Stresle Başa Çıkma Tutumları

Stresli durumların neden olduğu olumsuz duyguların ve psikolojik uyarılmanın rahatsız edici olması, kişiyi bu durumdan kurtulmaya ya da durumu düzeltmek için bir şeyler yapmaya güdüler. Oluşan güdülenmeyle bireyler, stres karşısında duygularını yöneterek, davranışlarını düzenleyerek, stresin kaynağını azaltarak strese uyum sağlama sürecini yaşarlar [84].

Kısacası; stresle başa çıkmaya, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya çalışırlar. Başa çıkma (coping) kelimesinin kökeni, eski Yunanca’da yer alan “kolahos” kelimesidir. Kelimenin anlamları, “karşılamak, karşı karşıya gelmek veya çarpmak” şeklindedir. Literatür taramasına dayalı yapılan bir çalışmada, başa çıkma kavramının, kaynakların başarılı bir şekilde kullanımı, aktif olarak davranışta bulunma ve etkili çözümlerle taleplerin azaltılması gibi özellikleri içerdiği sonucuna varılmıştır [85].

Depresyon, bireyin motivasyonunu bozan ve zayıflatan bir hastalıktır. Depresyonla ilgili yapılan araştırmalarda üzerinde durulan önemli bir konuda stres ve başa çıkmadır [9].

İnsanlar yaşamlarının her anında bedensel, zihinsel ve ruhsal pek çok uyaranla karşı karşıya kalmaktadır ve söz konusu bu uyaranlar bireyin içinde bulunduğu denge, düzen ve uyum durumunu etkileyebilir. Yaşanan olay kişiye sıkıntı verecek, yeniden uyum sağlamasını gerektirecek, alıştığı yaşam ve çözüm biçimlerini sorgulatacak ve/ya da değiştirecek nitelikteyse, birey bu zorlu olayın üstesinden gelmek ve yeniden rahatlayıp uyum sağlamak için çabalayacaktır [10, 11]. Bu noktada stres ve başa çıkma kavramları önem kazanmaktadır [11].

Folkman’a [87] göre; başa çıkma (coping), stres vericilerin uyandırdığı duygusal gerilimi azaltma, yok etme ya da bu gerilime direnme amacıyla gösterilen bilişsel, davranışsal ve duygusal tepkilerin bütünüdür. Lazarus ve Folkman [88]; başa çıkmayı, kişinin kaynaklarını tüketici veya aşırı derecede zorlayıcı olarak değerlendirdiği talepleri yönetme süreci olarak tanımlarlar. Başa çıkma, kişinin psikolojik anlamda kendisini iyi hissetmesini sağlayan uygun davranışsal yaklaşımları ya da kendisini kötü hissetmesini engelleyen kaçınmaları içerir [89].

’Stresle başa çıkmak’’, stresi ortadan kaldırmak değil, stresi olumlu bir düzeyde tutabilmeyi öğrenmek anlamına gelmektedir. Stresi iyi yönetmek, daha verimli çalışma için olumlu etki yaratabilir. Kötü yönetilen ya da yok sayılan stres önemli bir takım sağlık sorunlarına neden olabilir [91].

Stres yaşantısının yer aldığı bağlamda, bedensel ve psikolojik aşırı uyarılma halini ve bunu belirleyen etkenleri azaltmaya ya da yok etmeye yönelik bedensel, bilişsel, duygusal ve davranışsal düzeylerde gösterilen çabalardır [92].

İş yaşamında hemen hemen her meslek grubundan kişiler, stresle baş etmek zorundadır [93]. Stresli olayları önlememiz çoğu kez olanaklı değildir. Bu nedenle stresle başa çıkma yollarını öğrenip, günlük yaşamımıza uygulamakta büyük yarar vardır [94]. Stresle başa çıkma programlarında amaç; kişiye stres oluşturan öğeleri ve bunlara verdiği tepkileri tanıtmak, problemlerin doğru teşhisine yardımcı olmak, stres vericileri yönlendirmek, kendini psikolojik ve fizyolojik zararlardan korumak için yöntemler öğretmek ve geliştirmektir [73].

Stresi yaşamak çekingen tavırda duygu ve düşüncelerin uygun biçimde ortaya konamayışından ötürü kaçınılmazdır. Saldırgan tavırda ise saldırganca davranışın yöneldiği kişinin vereceği olumsuz tepkiden ötürü stresi kaçınılmaz yapar [95]. Buna karşılık kendisine güvenen bir insanın yolu, ilişki kurduğu kişiye duygu ve düşüncelerini uygun bir biçimde yansıtmak olarak tanımlanabilir. İlişki kurulan kişinin niteliği, bir başka ifadeyle yöneten veya yönetilen olması, arkadaş veya aileden biri olması, bu kişiyle kurulacak ilişki biçiminin genel niteliğini değiştirmez. ˝ Güvenli tavrın geliştirilmesi ˝ eğitiminde, kişi haklarını korumasını, ˝ hayır ˝ demesini, kişisel görünüşünü nasıl açıklayacağını, otorite figürünü temsil edenlere karşı haklarını nasıl koruyacağını, öfkesini nasıl ifade edeceğini, hizmet içindeki bireysel sorunları nasıl tanıyıp çözeceğini, kısacası başka insanlarla çok daha etkili biçimde ilişki kurmasını sağlayacak birçok ilişki tekniğini öğrenir. Şurası muhakkak ki bu tür bir tavır, insanlar arası ilişkilerden doğan stresi tümünün olmasa bile önemli bir bölümünün ortadan kalkmasına sebep olacaktır [73].

Çeşitli streslerle ilgili kişisel değerlendirmeler ve stres konusundaki bilgiler ışığında, kişi kendisi için uygun olan başa çıkma tekniklerini öğrenmekte ve uygulamaktadır. Bu teknikler şu şekilde sınıflandırılabilir [73]:

Problem Merkezli Yaklaşımlar

Problemin belirlenmesi, alternatif çözüm yollarının üretilmesi ve beklenti düzeyinin düşürülmesiyle stresin olumsuz etkilerinden kurtulmayı amaçlamaktadır. Depresyon düzeyleri düşük kişilerin bu teknikleri kullanmalarının daha kolay olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalarda bu konuda ilginç veriler elde edilmiştir. Stres verici durumlarda problem merkezli yöntemleri kullanmayı tercih edenlerin stres verici durumdan önce ve sonra depresyon düzeyleri düşüktür. Görüldüğü gibi problem merkezli yaklaşımlardan yararlananlarla depresyon düzeyi arasında anlamlı bir ilişki vardır. Bu tekniklerle yönlendirilen kişilerin stres vericilere uygun tepkiler geliştirme ve depresyonlarıyla başa çıkma becerilerini arttığı saptanmıştır [73].

Problem merkezli yaklaşımlarda esas olarak kognitif teknikler kullanılır. Genellikle, stresle başa çıkma çalışmalarını yürüten ekibin sağlık psikologu tarafından yönlendirilir ve uygulanır [73].

Duygu Merkezli Yaklaşımlar

Kişiler, olumsuz duygularının baskısı altında olduklarında bu duyguların sorunlarını çözmelerini zorlaştırmasından korunmak için duygu merkezli yöntemleri kullanırlar. Bu yöntemler özellikle kontrol edilme zorluğu olan stres vericiler karşısında yardımcıdır [73]. Duygu merkezli yaklaşımlarda ‘öfkenin kontrolü’, sonuçlarının güvenilirliği açısından en yoğun olarak kullanılan yöntemdir. Bu konuda davranış düzenleme tekniklerinden ve kognitif tekniklerden yararlanılır. ˝ inocuation training ˝, duygusal yaşantılardaki olumsuzluklarla yüzleşme ve başa çıkmak için aşılanma çalışmalarıdır. Bu tür danışmanlıkta üç önemli evre vardır [73].

Farklı yazarlar tarafından farklı adlandırılmış olmalarına rağmen ilk tanımlamada yer alan çalışmalar şöyle sınıflandırılmıştır: Eğitim evresi, beceri eğitimi evresi ve uygulama evresi [73].

Olumsuz duygular ile başa çıkmada kullanılabilecek yöntemleri bazı araştırmacılar (Moos, 1988) iki başlıkta toplamışlardır [73]:

1) Kognitif Teknikler

Başa çıkma, bir yönüyle doku sistemlerinin çeşitli yıkımlarını ortadan kaldırmak için verilen fizyolojik tepkileri, diğer yandan kişinin psikolojik bütünlüğünü zarardan korumak için gösterdiği kognitif ve davranışsal gayretleri gösterir [73].

Olumlu düşünce ve olumlu tavrın geliştirilmesi

a) Zihinsel düzenleme, makul olmayan inançlarla mücadele

b) Görsel imaj tekniklerinin kazanılması

2) Davranışçı Teknikler

Davranışçı yaklaşıma dayandırılan teknikler stresle başa çıkmaya iki açıdan yardımcı olur. Bu tekniklerin bazıları stresin niteliğini ve niceliğini azaltmaya programlanmıştır. Aşağıda sözü edilen ilk üç teknik bu amaca dönüktür. Fizyolojik kontrol, fizik egzersiz ve beslenme konularında öğretilen teknikler stresin bedensel etkilerini azaltmayı hedefler [73].

a. İnsanlar arası ilişkiler (iletişim becerisinin geliştirilmesi, etkin dinleme ve empatinin geliştirilmesi

b. Zaman düzenleme tekniklerinin uygulanması

c. Güvenli davranışın geliştirilmesi

d. Fizyolojik kontrol

1- Nefes egzersizleri 2- Gevşeme cevabının geliştirilmesi

e. Fizik egzersiz ve beslenme

Stresle başa çıkmak esas olarak bir tavır meselesidir. Gerçekten de stresin etkisini alt edebilir bir düzeye indirmek konusunda en önemli teknik, sonuç olarak insanın beyniyle, daha doğrusu düşünceleriyle ne yaptığına bağlıdır. Eğer kişi başarılı bir biçimde stresle başa çıkmayı öğrenmek istiyorsa;

• Olayları ve insanları oldukları gibi görmeyi öğrenmeli,

• İnsanlarla ilgili gerçekçi beklentileri olmalı,

• Kendine ait beceri ve sınırları tanıyıp geliştirerek, onlarla yaşamayı bilmelidir.

Kişi akılcı ve gerçekçi düşünürse, daha önce strese yol açan pek çok durumun artık  stres verici olmadığını, çünkü beklentilerinin stres faktörünü ortadan kaldırdığını görecektir. Böylece stresleriyle başa çıkabilecek ve etkili bir hayat sürdürmeyi öğrenebilecektir [73].

Kontrol üzerine değerlendirmeler de farklı tipte başa çıkma stratejilerinin kullanımıyla ilişkilendirilmiştir. Bireyin stresli durumu değiştirip değiştiremeyeceği üzerine algısı başa çıkma davranışını etkilemektedir. Eğer durum değiştirilebilir olarak algılanıyorsa problem odaklı stratejiler daha fazla tercih edilmelidir. Durum kontrol edilemez olarak algılandığında ise duygu odaklı başa çıkma baskın hale gelir [88, 89]. Araştırma sonuçlarına bakıldığında kontrol değerlendirmesi ve başa çıkma yanıtı arasında uyumsuzluk daha yüksek semptom düzeylerine sebep olmaktadır. Olaylar kontrol edilebilir olarak algılandığında ve problem odaklı başa çıkma yöntemleri kullanıldığında semptom şiddeti azalmaktadır. Ancak kontrol edilemez durumlarda problem odaklı stratejilerin kullanılması kaygı, depresyon ve somatik yakınmalar gibi psikolojik semptomları şiddetlendirmektedir. Stressör kontrol edilemez olarak algılandığında duygu odaklı stratejiler daha adaptiftir. Bir başka deyişle duygu odaklı başa çıkma yanıtları kontrol edilemez olarak algılanan stresli durumlarda semptom şiddetinin düşmesine yol açar [84].

Depresyon, anksiyete bozukluğu, şizofreni, otizm gibi pek çok ruhsal hastalığa sahip olan insanların, günlük yaşamdaki zorlukların üstesinden gelebilmek için başa çıkma kaynaklarının yetersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir [28]. Depresyon, insanların inanç sistemlerini ve sosyal ilişkilerini etkilemesinin yanı sıra stresle başa çıkma da uygun ve etkili olmayan başa çıkma davranışları göstermelerine de yol açmaktadır [99]. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, stresle başa çıkma süreçleri ve başa çıkma kaynakları ile depresif semptomlar arasındaki ilişki üzerinde durulmuştur [12].

Depresyonda olan insanlar depresyonda olmayan insanlara göre potansiyel tehditlere ve zararlara karşı daha çok tetikte olabilirler [99]. Depresyon, uyumlu başa çıkma davranışlarının gerçekleştirilmesinde önemli bir engel olarak görülmektedir. Kendilerini üzgün ya da çaresiz hisseden insanların, yeni davranışları gerçekleştirmeleri ve yetenekleri hakkında kendilerini başarılı görme ihtimalleri daha azdır [100]. Depresif semptomlar ve depresyonla ilişkili psikososyal deneyimler, depresyonla başa çıkmada ve dolayısı ile depresyonun düzelmesinde önemli bir etkiye sahiptir.

Yapılan araştırmalar, depresyondaki insanların daha çok olayların negatif yönü üzerinde durma eğiliminde olduklarını ve dolayısı ile günlük yaşamdaki problemlerle etkili bir şekilde başa çıkmalarının da azaldığını vurgulamıştır [99]. Problem merkezli yaklaşımı kullanmaya yönlendirilen kişilerin, strese karşı uygun tepkiler geliştirdiği ve depresyonlarıyla başa çıkma becerilerinin arttığı saptanmıştır [101].

Yine depresyonda olan bireylerin daha az problem çözmeye yönelik davrandıklarını ve daha çok duygusal temelli davranışlar gösterdikleri ifade edilmiştir [96]. Benzer şekilde yapılan araştırmalarda, daha etkili başa çıkma davranışlarını kullanan insanların daha az depresif semptomlar yaşadıkları ve daha etkili fonksiyonlar gösterdikleri ileri sürülmüştür [9].

McLean, Coyne ve ark., Lazarus ve Folkman depresyondaki insanlar ile depresyonda olmayan insanların stresörleri algılamaları, yaşam stresörlerine karşı tepkileri, stresi önleme veya stresle başa çıkmada kullandıkları yöntemler arasında önemli farklar olduğunu ve depresyonda olan insanların kaçınma başa çıkma yöntemlerini daha çok kullandıkları ve semptomlarla başa çıkabilmek için duygusal destek aradıklarını öne sürmüşlerdir [99].

Yine bazı araştırmalarda depresyonla başa çıkmada cinsiyet farklılığı üzerinde de durulmuş ve kadınların yemek yeme, sigara, çay, kahve içme, sosyal destek arama ve ağlama gibi duygusal temelli başa çıkma davranışlarını kullanıp depresyonun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulayarak daha çok kendilerini suçladıkları ve kaçınma başa çıkma davranışlarını kullandıkları, erkelerin ise daha çok agresif davranma, cinsel davranışlara yönelme, madde kullanma veya problemlerini yok sayma gibi depresyonla başa çıkma davranışları kullandıkları öne sürülmüştür [102].

Ayrıca kendini iyi hissetmek için daha fazla yemek yeme, sigara içme, daha fazla yalnız kalmaya çalışma, her zamankinden daha fazla uyuma gibi kaçınma başa çıkma davranışlarının yeni major depresif epizodlarının gelişmesine neden olduğu bulunmuştur [9].

Sonuç olarak depresyona karşı koruyuculuk sağlamada negatif başa çıkma stratejileri (duygusal temelli başa çıkma) etkili olmazken, pozitif başa çıkma stratejilerinin (problem temelli başa çıkma) etkili olduğu görülmektedir [18].

Etkili bir başa çıkma davranışı, kişinin zorlu durumlarla başa çıkabilme kapasitesini ve kendisi hakkındaki inançlarını geliştirerek gerçekleştirmesi ile mümkündür [17]. Dolayısı ile “öz yeterlik” başa çıkma davranışlarının önemli bir belirleyicisi olarak görülmektedir ve öz yeterlik-başa çıkma davranışları arasındaki ilişki ruh sağlığı alanında kanıtlanmıştır [30].

Carver ve arkadaşları başa çıkma çabalarını daha spesifik alt gruplara ayırarak değerlendirmiştir. Oluşturduğu COPE ölçeğinde 15 alt grup tanımlamıştır. Bunları problem odaklı, duygu odaklı ve işlevsel olmayan başa çıkma yöntemleri olarak üç üst grupta toplamak mümkündür. Problem odaklı yöntemler, stressörü ortadan kaldırmak ya da durumu iyileştirmek için eyleme geçme ya da çaba göstermeyi içeren aktif başa çıkma, stressörle nasıl başa çıkacağı üzerine düşünmeyi içeren planlama, ne yapabileceğiyle ilgili bilgi, destek ya da tavsiye aramayı içeren yararlı sosyal destek kullanımı, bireyin diğer aktivitelere olan ilgisini azaltarak stressörle baş etmek için daha fazla odaklandığı diğer meşguliyetleri bastırma, bireyin başa çıkma çabalarını uygun bir konum sağlayana kadar durdurarak pasif bir başa çıkmayı içeren geri durma stratejilerini içerir. Duygu odaklı yöntemler karşısındakilerden sempati ya da duygusal destek arayışını içeren duygusal sosyal destek kullanımı, dini aktivitelere karşı artmış uğraşı içeren dini başa çıkma, durumla ilgili en iyi sonuçları elde etme çabası ya da durumu daha olumlu açılardan yorumlamayı içeren pozitif yeniden yorumlama ve gelişme, stresli durumun gerçek olduğunu ve meydana geldiğini kabullenmeyi içeren kabullenme, stressörle ilgili mizah kullanımını içeren şaka yapma’dır. İşlevsel olmayan stratejiler ise bireyin duygusal sıkıntısını artmış şekilde fark edişini ve bu duyguları dışa vurma eğilimini içeren soruna odaklanma ve duygu dışa vurumu, bireyin stresli durumun gerçekliğini reddetme girişimini içeren inkar, stressörle ilişkili düşüncelerden uzaklaşmak için uyumak gibi dikkat dağıtıcı yöntemlerin kullanımını içeren zihinsel boş verme, vazgeçme ya da çabaların azaltılmasını içeren davranışsal boş verme, alkol ya da madde kullanarak stressörden uzaklaşma çabalarını içeren alkol/madde kullanımı’nı içermektedir [104].

Sonuç olarak depresyon sık görülen bir ruh sağlığı hastalığı olmakla birlikte uygun baş etme yöntemlerinin kullanılmadığı zaman kronikleşme ve daha ağır bir seyir göstermesini azaltmak için olumlu baş etme yollarının desteklenmesi ve olumsuz olanların ise uygun terapi zemininde fark ettirilip değiştirilmesi ile tedavisi daha etkili olacaktır.

Depresyon

Ruhsal bozukluklar yüksek yaygınlık oranları, yüksek kronikleşme eğilimleri ve taşıdıkları tedavi güçlükleri nedeniyle günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir [1]. Depresyon da bu hastalıklar arasında en sık görülen, uzun süreli atakları olan yüksek kronikleşme ve yineleme oranları gösteren, önemli intihar riski ve iş gücü kaybı oluşturması ve ciddi fiziksel ve psikososyal yeti yitimine yol açması nedeniyle son derece yıkıcı, ciddi bireysel ve toplumsal bir ruh sağlığı sorunudur [2, 3, 4].

Depresyon, derin üzüntülü bir duygu durum içinde, düşünce, konuşma ve hareketlerde yavaşlama ve durgunluk, değersizlik, küçüklük, isteksizlik, karamsarlık duygu ve düşünceleri ile fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtileri içeren bir durumdur. Depresyon, normal, geçici, anlık bir duygudan, bir hastalığın her hangi bir belirtisi ya da tam anlamıyla bir psikiyatrik bozukluk olarak ele alınmaya kadar, birçok şeyi kapsayabilen bir kavram olarak kullanılabilmektedir [19].

Depresyon içinde olan kişiler yoğun psikolojik rahatsızlık çekmelerinden dolayı hayatlarını yeterince kaliteli yaşayamazlar, aile birliklerini sürdürme de genellikle problemli olur, çocukları ile yeterince ilgilenemezler, çabuk sinirlenme ve öfkelenme ve tahammül gücünün düşmesine bağlı yakınlarını kırabilir, çocuklarına şiddet uygulayıp pişman olabilirler. İşlerindeki üretkenlikleri azalır ve depresyonun şiddetine paralel olarak giderek kaybolabilir. Depresyon belirtilerinden kaynaklanan sosyal ilişki sorunları, kişilerin zaman içinde toplumdan uzak ve yalnız yaşamak durumunda kalmalarına neden olabilir.

Tarihçe

Depresyon sözcüğünün Latince kökü “depressus” dur; aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin, kederli, gamlı, cesaretini kırmak, donuklaştırmak, durgunlaştırmak anlamlarına gelir. Depresyon karşılığı Türkçe’de “çöküntü” ya da “çökkünlük” olarak kullanılmaktadır [22].

Hipokrat’ın “üzüntü uzun sürerse o artık melankolidir” sözü bugün bile geçerliliğini büyük ölçüde korumaktadır. Bugün şiddetli depresyon olarak bildiğimiz tabloya Hipokrat melankoli adını vermiş ve bunu ‘kara safra’ya bağlamıştır. İbn-i Sina da ilginç olgu örnekleriyle orta çağda depresyonu en iyi tanımlayanlardan biri olmuştur [23].

Depresyonla ilgili ilk klasik psikanalitik görüş, S. Freud ve K. Abraham’a aittir. Yas ve depresyon arasındaki benzerlikler üzerinde durulmuş ve aralarındaki fark, “agresyonun (saldırganlık, öfke ) bireyin kendine yönelmesi” modeli ile açıklanmaya çalışmışlardır. Bu kurama göre bir sevgi nesnesinin kaybı söz konusudur. Kaybedilen kişi introjekte (içe-atım) edilir, yani sevilen kişinin tasarımı benliğin içinde saklanır. Ancak bu kişiye duyulan sevginin yanında bilinçdışı nefret, öfke gibi olumsuz duygularda vardır. Bu duygular nedeniyle, (yastan farklı olarak ) kişi suçluluk hisseder, benlik saygısında düşme olur. Ayrıca Đntrojekte edilen (içe alınan) kişiye karsı duyulan saldırganlık-öfke bireyin kendisine yönelir (bu da öz kıyım davranışlarının nedeni olarak görülür) [25].

Karen Horney’e göre, sevgisini göstermeyen ve itici davranan ebeveynlerce yetiştirilen çocuklar, güvensiz ve yalnızlık duygularına eğilimlidir. Bu tip çocuklar daha sonraki yaşamlarında eleştiri ve reddedilmelere karşı daha kolay çaresizlik duygusuna kapılıp, depresyona girebilirler [25].

Sandor Rado’ya göre, depresyon derin bir çaresizlik duygusu ile ilişkilidir. Depresyonun temel özelliği olan zevk alma yetisinin kaybı, kişi kendi becerilerinin farkına varmadığı ya da duygusal doyum geliştiremediği durumlarda ortaya çıkar [25].

Bilişsel-Davranışçı Görüşler

Seligman (1975), öğrenilmiş çaresizlik kavramını ortaya atarak, depresif hastalarda istenmeyen ve kaçınılmaz uyaranlar karşısında, edilgenlik ve çaresizlik seklinde bir tepkinin ortaya çıktığını, çocuklukta gelişen bu tepkinin ileride bir kişilik kalıbı haline gelerek, artan stres kaynakları sonucu, depresyonun oluşmasına yol açtığını belirtmiştir [25].

Yasam olayları ve çevresel stres etkenlerinin depresyona etkisi modeline göre, stresli yasam olaylarının genelde depresyonun ilk kez ortaya çıkısında etkili olduğu belirtilmektedir. Şiddetli bir stres kaynağı, beyinde uzun süreli, hatta kalıcı yapısal ve işlevsel değişiklikler oluşturabilir. Bu değişiklikler kişiyi yeni ataklara karşı daha duyarlı  kılabilir [25].

Depresyonun Belirtileri

Depresyon; duygusal alanda; huzursuzluk, hayattan zevk alamama, irritabilite, üzüntü , bilişsel alanda; değersizlik, çaresizlik, benlik saygısında azalma, karamsarlık, umutsuzluk, kendini küçük görme, suçluluk duyguları, konuşma ve düşüncede yavaşlama, varsanılar, obsesif (takıntı) düşünceler, bedensel uğraşlar(ağrı, uyuşma, yanma) , ölüm ve intihar düşünceleri, hafıza, dikkat ve konsantrasyon bozuklukları, vejetatif alanda; enerji azlığı, yorgunluk, bitkinlik, güçsüzlük, iştah değişiklikleri, kilo kaybı (nadiren kilo alımı), uyku bozuklukları, ajitasyon, cinsel ilgi ve etkinlikte azalma, kabızlık, harekette yavaşlama, bedensel yakınmalar, kadınlarda adet düzensizlikleri, sosyal alanda ise; toplumdan uzaklaşma, sosyal ve mesleki işlevlere karşı ilgi kaybı, intihar girişimleri gibi belirtileri içeren bir sendromdur [31].

Bilişsel (Kognitif) Belirtiler

Sözel ifade gücü yavaşlamıştır ve sanki konuşmak için büyük bir çaba gerekiyor gibidir. Özellikle ağır depresyonlu hastalar konuşmayı tek tek sözcüklerle sürdürür, hatta bazen hiç konuşmazlar [32]. Bazen sorulanlara tek bir sözcükle yanıt verme ve gecikmeli yanıt verme eğilimi gösterirler [33]. Düşünce içeriği bakımından sık karşılaşılanlar; umutsuzluk, kişisel yetersizlik, kendini uygunsuz ya da aşırı şekilde eleştirme, kınama, kendini suçlama, hastalık ya da hayali günahları için cezalandırılma duyguları gibi temalardır [32].

Depresyondaki kişinin kendisine yönelik olumsuz algısı, yanlış giden her şeyden kendini sorumlu tutması ile birlikte hiçbir şeyi yapamayacakmış duygusu içinde olması ile belirlidir [34].

Hastalar yaşadıkları ya da gelecek zamana ait düşünceleri de karamsardır, obsesyonel (takıntılı) biçimde yineleyen ölüme ve intihara ilişkin düşünceler, fobiler, obsesif (takıntı) uğraşlar yan belirtiler olarak ortaya çıkar. Basit konularda bile karar verme güçlüğü çeker ya da daha önce verdikleri kararlarla ilgili pişmanlık, kendini kınama, suçluluk duyguları vb. yaşarlar [32].

Unutkanlık depresif hastaların çok sık getirdikleri yakınmalardan birisidir. Bozukluğun, dikkatini ve düşüncelerini toparlama ve belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma güçlüğü ile ilişkili olduğu düşünülebilir [33].

Duygusal Belirtiler

Depresyonun belirtilerinin en yoğun olduğu boyutlardan birisi duygusal boyuttur. Duygusal açıdan bu rahatsızlığın anahtar belirtisi çökkün duygusal durumdur. Bu durum çoğu zaman çökkünlük, keder, umutsuzluk, çaresizlik, düş kırıklığı ya da hüzün olarak tanımlanır. Bu duygu olağan mutsuzluk duygusundan nitelik olarak oldukça farklıdır. Elem, keder, hüzün ve hastanın ağırlaştığı duygusu aşağı yukarı bütün depresyonlarda görülen ortak belirtilerdendir [34].

Duygusal açıdan çökkün olan birey bunaltıcı bir atalet (eylemsizlik) duyar ve karar vermekten, bir faaliyeti başlatmaktan ya da herhangi bir şeye ilgi duymaktan acizdir. Yetersizlik ve değersizlik hisleri üzerinde düşünceye dalar, ağlama nöbetlerine kapılır ve intiharı düşünebilir [35].

Hastaların gün içinde duygu durumları da sürekli değişiklik gösterir. Sabah saatleri genellikle depresif duyguların en yoğun olduğu zamandır. Akşama doğru duygularda kısmen düzelme olur [32].

Anksiyete, depresyonlu hastalarda sık görülen bir belirtidir. Anksiyete subjektif olarak sürekli bir endişe, korku, gerginlik ya da gevşeyememe şeklinde yaşanır. Hastaların engellenmeye dayanma gücü çoğu zaman azalmıştır; hastalar irritabldırlar ve “kolay parlarlar”. Diğer yandan anksiyete hastada konsantrasyon güçlüğü de yaratır [36].

Davranışsal Belirtiler

Depresyonla birlikte hareketlerde bir azalma, yavaşlık ve isteksizlik oluşur. Yeni bir davranışı başlatma ya da sürdürme konusunda birey ilgisiz ve güçsüzdür. Ağır depresyonlarda etkinlikte azalma öyle ileri derecede olabilir ki hasta kamburu çıkmış bir biçimde oturuyor ve taş gibi bir yüz ifadesiyle yere bakıyor olabilir. Alçak sesle ve tekdüze konuşur. Her davranışı aşırı bir çabayı gerektiriyor olabilir [33].

Mimiklerde azalma, hastanın yürüyüşünde yavaşlama, başı öne eğik, gözleri yerde ve elleri kucaklarında çevreye karşı tepkisiz otururlar [36]. Hareketlerdeki yavaşlama ve isteksizliğin tersi olarak bazen ağır depresif hastalarda belirgin bir psikomotor ajitasyon (çabuk sinirlenme-öfkelenme) da görülebilir. Ajite depresyonlarda anksiyete önde gelen özelliktir ve durmaksızın gezinme, sıkıntıyla ellerini ovuşturma ve inleyip durma gibi belirtilerle kendini gösteren bir huzursuzluk hali vardır. Hasta yerinde duramaz ve yaptığı işlerde süreklilik yoktur. Huzursuz bir kıpırdanma ve hareketlilik hakimdir [33].

Fizyolojik Belirtiler

Uyku bozuklukları depresif hastalar için evrensel bir belirtidir (% 90 hastada insomnia) ve genellikle bildirilen ilk belirtiler arasındadır [33]. Depresyonda hem uykusuzluk (insomnia) hem de aşırı uyuma (hipersomni) şeklinde uyku bozukluğu görülebilmekle birlikte, uykusuzluk daha fazla görülmektedir. Uykuya dalamama, uykuyu sürdürememe ya da sabahları erken ve yorgun uyanma şeklinde uyku problemleri yaşanır. Hastalar depresif içerikli rahatsızlık verici rüyalar görürler, bu rüyalar hastaların ağlayarak uyanmalarına neden olabilir [36].

İştah çok azalır ve fark edilebilir düzeyde kilo kaybına yol açar. Bazen iştah kaybının tersine aşırı iştah artışı olsa da genellikle iştahsızlık hakimdir. Aşırı iştah da birey sanki içindeki bir boşluğu doldurmak istercesine sürekli yiyebilir. Depresyona bağlı olarak iştahı kesilen hastalar daha önce zevk aldıkları yiyeceklerden artık zevk almaz olurlar. Ancak zorlayarak, kendilerine tatsız tuzsuz gibi gelen bu yiyecekleri yemeye gayret ederler. Depresif hastaların sık sık yakındıkları kabızlık ise az yemek yeme ve su içmeye bağlı olabileceği gibi etkinlik düzeyindeki azalmaya bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Diğer yandan antidepresif ilaçlar da bu belirtileri şiddetlendirebilir [32].

Cinsel istek kaybı da depresyondaki hastalarda görülen hemen hemen evrensel bir belirtidir. Erkeklerde genellikle libidonun ve cinsel etkinliğin azaldığı ya da tümüyle ortadan kalkmış olduğu öyküsü alınır. Erkek hastalarda ereksiyon (sertleşme) problemi ortaya çıkabilir, kadın hastalarda ise cinsel isteksizlik olsa bile cinsel işlev yerine getirilebilir [37]. Antidepresanların bazıları da cinsel işlevi kullanıldıkları süre içerisinde bozabilirler. Bu durumda cinsel işlevi bozmayan ilaç tercih edilmelidir.

Güç yasam olayları ruhsal hastalıkların ortaya çıkmasında önemli rol oynamaktadır. Yasam olayları bireyin sorunlarla basa çıkma becerisini geliştirecek düzeyde gerçekleştiğinde benliğin güçlenmesine olanak sağlarken, aşırı şiddette ve basa çıkılamaz olduğunda ruhsal dengeyi sarsarak ruhsal hastalıkların gelişmesine neden olabilmektedir. Olumsuz yasam olayları ile depresyon arasında ilişki olduğunu ve depresyonun başlamasından önce olumsuz yasam olaylarının sık görüldüğünü bildiren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Yasam olaylarının tek basına klinik bir depresyona yol açmadığı, ama diğer etkenlerle etkileşerek depresyonun gelişiminde rol oynadığı belirtilmiştir. Yasam olaylarının etkilerinin birey için öznel olduğu ve bu etkilerin bireyin ona yüklediği anlam, basa çıkma becerisi ve toplumsal destekleriyle yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir [52].

Bireyin olayı tanımlamasını ve değerlendirmesini, ona olumlu ya da olumsuz bir değer yüklemesini bilişsel etkenler sağlar. Yasam olaylarının simgesel anlamları, erken yaşantılarla olduğu kadar, toplumsal süreçler tarafından da belirlenir. Bu süreçler kişiliğin gelişiminde, toplumsal destek sağlanmasında, toplumsal becerilerin kazanılmasında bireylere ayrı olanaklar sunmaktadır. Bu ayrılıklar da ister istemez psikopatolojinin gelişmesine yansımaktadır. Ilfeld, çalışmasında evlilikle ilgili sorunların belirtilerle en yüksek ilişkiyi gösterdiğini, bunu kadınlarda ev ile ilgili olayların, erkeklerde ise işle ilgili sorunların izlediğini göstermiştir [55]. Heikkinen ve arkadaşları ise, öz kıyım girişiminde bulunan 1397 olgu üzerinde yaptıkları çalışmada erkeklerin en sık bildirdiği yasam olaylarını iş sorunları, aile sorunları, bedensel hastalık ve geçimsel sorunlar olarak sıralarken, kadınların bildirdiği olayları aile sorunları, iş sorunları, bedensel hastalık, aile üyelerinde hastalık, bir yakının ölümü olarak sıralamışlardır [55].  Bununla birlikte düşük gelir seviyesi, kronik bir hastalığa sahip olma, sakatlık, göç gibi stresli ve negatif yaşam olayları da depresyona yatkınlığı arttırabilir [6, 7]. Çekirdek aile desteğinden yoksun kalan bekar, dul ve boşanmışlarda depresyon görülme sıklığının evlilere göre daha sık olduğu ve yine yapılan birçok çalışmada kentte yaşamanın depresyon için bir risk etmeni olduğu sonucu ortaya çıkarılmıştır [8].

Ayrıca hastalıkların sağaltımı için kullanılan ilaçların yan etkilerine bağlı olarak psödodepresyon (depresyon taklidi benzeri) ya da ikincil depresyon tabloları gelişebilmektedir [52]. Yeti yitimine, özellikle kişiler arası ilişkilerde beceri yitimine yol açan psikiyatrik bozukluklar da depresyona yol açabilmektedir. Depresyon hemen bütün psikiyatrik bozukluklara eslik edebilmektedir. Psikiyatri kliniklerinde tedavi gören her 5 hastadan 2’si ikincil depresyon tanısı almaktadır. Alkol bağımlılığı, konversiyon, sosyopati, madde kötüye kullanımı, anksiyete bozukluğu depresyonla birlikte görülme sıklığı yüksek olan psikiyatrik bozukluklardır [57].

Depresyonun kendisi de olumsuz yasam olaylarını tetikleyerek, belirtilerin süreğenleşmesine ya da yinelemesine neden olmaktadır. Buna örnek olarak depresyondaki bireylerin kişiler arası ilişkileri bilişsel olarak çarpıtmaya yatkın oldukları için toplumsal destekten yoksun kalmaları gösterilebilir. Diğer insanların tepkilerine aşırı duyarlılık gösterdikleri için onlarla çatışabilir ya da kendilerini toplumdan yalıtabilirler. Depresyonda iken etkinlikler azaldığı için islerini kaybedebilirler. Bu da benlik saygılarını zayıflatarak ve işlevselliklerini azaltarak depresyonun süreğenleşmesine ya da yinelemesine yol açabilir [57].

Hastalığın Seyri

Hafif ya da orta derecede depresyon, genellikle 2-3 haftadan birkaç aya kadar (ortalama 2-4 ay) sürer. Depresif belirtilerin süresinin uzunluğu, hastalığın doğal gidisine, psikososyal etkenlere, tedavinin düzensiz ve eksik olusuna bağlı olabilir. Hastaların bir bölümü tedavi görmeden kendiliğinden iyileşebilir. Tedavi görmeyenlerde ölüm ya da sakatlıkla sonuçlanan öz kıyım oranı % 15’tir. Tedavi edilmeyen bir depresyon atağı ortalama 10 ay sürer. Yasam boyunca ortalama depresif atağı sayısı 5’tir. Hastalığın seyri genellikle iyidir. Ancak, ego gücü az olan, kişilik sorunu olan olgular ve engellenmeye dayanma gücü az olan kişilerde seyir daha kötüdür. Depresif hastaların %50’si iyileşir, % 30’u kısmen iyileşir, % 20’si klinik seyir gösterir. Tedavi ile ya da kendiliğinden iyileşen hastaların büyük çoğunluğunda, süresi önceden kestirilemeyen iyilik döneminden sonra hastalığın yinelendiği görülür.

Genç yasta yineleme daha seyrek iken, yas ilerledikçe yineleme olasılığı artış gösterebilir. Sık yineleyen hastalarda kronikleşme olasılığı yüksektir. Antidepresan ilaç tedavinin erken kesilmesi ile yinelemeler arasında belirgin ilişki bulunmaktadır. Bir yıldan önce ilaç tedavisinin kesilmesi ile bir yıl içinde yineleme olasılığı %50 iken, antidepresan tedavinin iyileşmeden sonra bir yıl içinde yineleme olasılığı %10-15’e kadar düşmektedir [25].

Depresyonun Tedavisi

Depresyon, sık görülmesine ve günlük yasam kalitesini önemli derecede bozmasına rağmen, günümüzde ilaç (antidepresan) ya da ilaç dışı çeşitli psikoterapi yöntemleri ile tedavi olasılığı yüksek bir ruhsal bozukluktur. İlaçla tedavi ile düzelme gösteren hastalarda, tedavinin aynı dozda en az 6-12 ay kadar sürdürülmesi ile önemli oranda korunma sağlanabilmektedir. Tedavinin erken kesilmesi durumunda ise, olguların yarısında depresyon 2 yıl içinde tekrar edebilmektedir [25].

Hastanın ilk başvurusundan tedavisinin sonlandığı noktaya kadar, tüm tedavi yaklaşımları oluşturulan psikososyal ilişki zemininde etkin hale gelmektedir. Hastanın biyolojik tedavi protokollerine uyum sağlamasında psikoterapi yöntemlerinin önemli rolü olmaktadır. Bilişsel terapi, davranışsal terapi, psikoanalitik yönelimli psikoterapi, kişiler arası ilişkiler terapisi, destekleyici psikoterapi, grup terapisi, aile terapisi en yaygın kullanılan psikoterapi yöntemleridir [25] .

Depresyonda hekimin psikiyatrik muayene sonrası genel tıbbi durum ile ilgili, hastalıkların belirtilerini mutlaka ayırıcı tanıda değerlendirmesi, tedavisini buna göre yönlendirmesi ve erken teşhis açısından dikkatli olması mutlaka gerekmektedir.

Psikiyatri doktoru hastanın durumuna göre uygun ilaç tedavisini başlarken ilaç etkinliği ve yan etkileri konusunda hastayı mutlaka bilgilendirmelidir.  Hastanın ise doktoruna ilaçla ilgili varsa yaşadığı sıkıntıları anlatması gerekmektedir. Doktor ilaç tedavisine ek olarak psikioterapi ağırlıklı yaklaşımla iyileşme sürecini daha olumlu ve etkili bir şekilde hastaya uygulamalıdır. İlaç tedavisini reddeden hastaya psikoterapi uygulayarak da sonuca gidebilir. Fakat ağır bir depresyonda hem psikoterapinin koşullarını oluşturmak hem de intihar düşüncesi gibi önemli durumlarda ilaç tedavisi gerekir. Eğer hastane yatışı gerektiren durumlar oluşmuşsa hasta ve hasta yakınlarına mutlaka bunun gerekliliğini bildirmeli ve yönlendirmelidir.

Son olarak depresyon tıbbi bir hastalıktır ve tedavi edilmesi gerekir.

Psikiyatrist Uzm. Dr Zengibar ÖZARSLAN

DEMANS (ALZHEİMER-BUNAMA-YAŞLIDA UNUTKANLIK)

Devamını oku

Beden algı bozukluğu

Aşağıda, Beden Algı Bozukluğu üzerine, Formsante dergisinin Ağustos 2011 sayısında, Yaprak Çetinkaya tarafından hazırlanan yazıda, psikiyatri danışman hekimimiz Psikiyatrist Dr. Zengibar Özarslan’ın uzman görüşünü okuyabilirsiniz:

Ayna Ayna Neden Hep Kusurlarımı gösteriyorsun bana?

Takıntı haline getirdiğiniz ve saklamaya çalıştığınız ufak tefek kusurlarınızı başkalarının gözüne sokanın aslında kendiniz olduğunuzu fark ettiğinizde özgüveninizi yeniden kazanıyor, aynalarla barışıyorsunuz. Bunu kendi başınıza yapamayacağınızı hissediyorsanız bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin. Çünkü siz de Dismorfobi hastalığının pençesinde olabilirsiniz…

Banyodan çıkarken, evden dışarı adım atmadan önce ya da önünden şöyle bir geçerken; aynada özellikle baktığımız bir yerimiz mutlaka oluyor. Bazılarımız burnumuzu, cildimizi, kulaklarımızı, kimimiz de kalçamızı ya da bacaklarımızı, nasıl görünüyor diye incelemeye doyamıyoruz. Çok güzel bulduğumuz için değil, beğenmediğimiz için tabii ki… Bazı kişilerde ise bu beğenmeme hali takıntıya dönüşüyor, yaşamsal işlevselliği bozuyor. Psikiyatride Beden Dismorfik Bozukluk olarak adlandırılan, Beden Algı Bozukluğu olarak da bilinen bu hastalık her yaştan ve cinsiyetten kişiye hayatı zindan edebiliyor. Hastalığın psikiyatrik tedavisi gerçekleştirilmediği zaman estetik cerrahi de her zaman çözüm olmayabiliyor. Psikiyatrist Zengibar Özarslan ile ilk tanısı yaklaşık 100 yıl önce konulmuş olan Beden Algı Bozukluğu’nun belirtilerini, nedenlerini ve nasıl tedavi edildiğini konuştuk.

Beden Algı Bozukluğu’nu nasıl tanımlıyorsunuz?
Günümüzde birçok kişinin bedeniyle ilgili bazı takıntıları bulunuyor. Ancak kişinin bedeninde gerçekte olmayan, varsa bile çok hafif olan bir kusur anksiyeteye dönüşüyorsa, hayat kalitesini bozuyorsa, işe gitmesini engelliyor, arkadaşları ile ilişkilerini bozuyorsa, sosyal çekingenliğe sebep oluyorsa, bu durum hayatının yüzde 70′ini kapsıyorsa Beden Algı Bozukluğu’ndan bahsetmeye başlıyoruz.

Bu hastalığın kadınlarda daha fazla görüldüğünü düşünmek doğru mu?
Öyle olduğu düşünülüyor ancak istatistiksel bir çalışma yapılsa ortaya çıkan oranların çok da farklı olmayacağı görülür. Erkeklerin takıntıları daha çok boy, cinsel organ boyutu ve kas yapısı ile ilgili oluyor. Kadınlar ise vücudun hemen hemen her bölümünü takıntı haline getirebiliyor. Özellikle yüzün her bölümü, saç ve tüylenme ile ilgili takıntılar fazla oluyor. Daha çok ergenlik ile başlıyor, 25-30 yaş aralığına kadar daha sık görülüyor.

Beden Algı Bozukluğu yaşayan kişilerin ortak özellikleri nelerdir?
Hastaların hepsinde bir sosyal çekingenlik oluyor. Bu da toplum içine çıkınca kusurlarının diğerleri tarafından fark edileceği kaygısından kaynaklanıyor. Ergenlik döneminde genç kızların büyümeye başlayan göğüslerini saklamak için kambur durmaları gibi bu insanlar da bedenindeki kusuru saklamak için çaba gösteriyorlar. Saçıyla ilgili takıntısı olan bir erkek sürekli şapka takıyor, cildini beğenmeyen kadın sürekli fondöten sürüyor, ellerini sevmeyen kişi saklamaya çalışıyor hatta yürüyüşünü beğenmeyen bir kişi insanlar içinde yürümemek için insan içine çıkamaz hale geliyor. Bu durum kişileri bir süre sonra yalnızlığa itiyor. Özgüven eksikliği, başkalarının düşüncelerinden çok fazla etkilenme ve çok alıngan olmak da bu kişilerin ortak özelliklerinden…

Mükemmeliyetçi annelerin takıntılı çocukları
Günümüzde çocukların SBS ve LGS için akademik olarak yarıştırılması gibi bedensel bir yarış da var. Anne-babalar ve özellikle günümüzün mükemmeliyetçi ve ailede gittikçe otoriteleşen anneleri çocuklarına yanlış düşünceler empoze edebiliyor. Eğitim seviyesi ne olursa olsun anneler de etraflarında ve ekranlarda gördüklerinden etkileniyorlar. Sağlıklı bir birey yetiştirmek adına bir çocuğun beslenmesini düzenlemek, onu spora yönlendirmek doğru bir yaklaşım olsa da bunu yaparken başkalarını örnek gösterip “Bak o spora gidiyor, boyu uzadı, vücudu güzelleşti. Senin de gitmen lazım” demek çocuğu rekabete sokuyor ve kaybetme korkusu özgüven eksikliğine neden oluyor.

Bu hastalığın ortaya çıkmasındaki sebepler nelerdir?
Nedenine baktığımızda hem çevresel hem genetik hem de gelişimsel süreçteki bir tablo ile gelişiyor. Daha çok ‘otomatik yanlış düşünce’ dediğimiz şekilde ortaya çıkıyor. Kişinin algısında yanlış birtakım çıkarımlar oluyor. Bunlar, çevreden beslendiği zaman, yani bir aile ferdi, bir arkadaş tarafından da alay ya da eleştiri konusu yapıldığında takıntıya dönüşebiliyor. Örneğin ergenlik döneminde boyu diğer arkadaşlarından daha fazla uzayan genç, aslında uzun boylu olduğu için sevinmesi gerekirken, arkadaşları kendisiyle ’sırık’ diye alay ettikleri için boyunu takıntı haline getiriyor. Aynı durumu yaşayıp takıntı yaşamayan bir genç de olabiliyor. Bu, gencin genetik yapısı, algı düzeyi, çocukluk çağı ve anne-baba ilişkisi ile de bağlantılı bir durum. Örneğin fazla koruyucu bir aile ya da mükemmeliyetçi bir anne bu hastalığın ortaya çıkmasında etkili olabiliyor.

Bu hastaların ayna ile ilişkileri nasıl?
Çok enteresan… İlk başlarda kusurunu takip etmek için sürekli ayna ile ilişki içinde oluyor. Burnunu takıntı haline getirdiğini düşünelim. Profilden sürekli burnuna bakıyor, saçları ile nasıl kapatabileceğini düşünüyor, denemeler yapıyor. Bir süre sonra ise bu kaygı, kendini sevmeme haline dönüşüyor. Bu sefer aynaya bakamayacak şekilde kendini kötü hissediyor, kendini görmeye tahammül edemez oluyor.

Kişi kendi kendini tedavi edebilir mi?
Tedavide farmakoterapi ve psikoterapinin beraber uygulanması gerekiyor. Aksi takdirde atlatmak çok zor oluyor. İlaç desteği ile kişinin kaygılarını azaltıp özgüven anlamında bir yere kadar gelmek mümkün, ancak daha sonra mutlaka psikoterapinin devam etmesi gerekiyor. Çünkü kişide otomatik yanlış düşünceler ön planda oluyor. Bu düşünceler ortadan kalkmadığı zaman tam iyileşme sağlanamıyor. Otomatik düşünce, temel inanca dönüşüyor; ben çirkinim, sevilmiyorum gibi… Esas zor olan bu düşünceyi değiştirmek. Diyelim ki arkadaşları ile bir ortama girdiğinde “Benim sivilceme bakıyorlar” diyecek. Birisinin şaka ile karışık söylediği laftan, “Ben çirkinim, o yüzden bana böyle söyleniyor” diye anlam çıkarıp depresyona girecek. Bu düşünce şekli ömür boyu hayatını çekilmez hale getirecek.

Mutsuz olan soluğu estetik merkezinde alıyor
Estetik ve Plastik Cerrahı Op. Dr. Güner Uysal diyor ki: “Bu hasta grubu beğenmedikleri vücut yapılarında değişiklikler istiyorlar. Fiziki görünüşte hastalarımızın istedikleri değişiklikler, kitle iletişim araçlarından ve yaşadıkları coğrafyalardaki trendlerden etkileniyor. Bu durum, o günler için farklı bir fizik yapı içerisinde olan kişilerin kendilerini beğenmemelerine ve her fırsatta öne çıkarılan bu fiziksel özelliklere sahip olabilmek için olanaklarının tümünü kullanmaya çalışmalarına yol açıyor. Fiziki durumlarında herhangi bir değişime gidemeyenler ise özgüvenlerini yitiriyor, algılarında değişme ve benlik saygılarında düşüş yaşıyorlar. Çeşitli psikolojik sorunlar içinde benlik algısı bozulan gençler giderek kendilerini beğenmez oluyorlar. Biz özellikle beden algı bozukluğu ile ilgili problemleri olan hastaları operasyon öncesinde yapılan konsültasyonlarda saptıyoruz. Bu hastaların beklentilerini ve nasıl bir vücut şekli istediklerini ve bizim kendilerine neler verebileceğimizi görüşmelerimizde uzun uzun anlatıyoruz. Her zaman doğal olan bir vücut şeklinin daha doğru olacağını ve doğal bir görüntünün hiçbir zaman modasının geçmediğini vurguluyoruz. Her koşulda bu beklentilere cevap veremeyeceğimiz hastaları ameliyat etmemenin en doğru karar olduğunu düşünüyoruz. Bu hastaların operasyon geçirmeleri halinde de sonraki dönemlerde mutlaka psikolojik olarak motivasyona ihtiyaçları oluyor.”

Kişi takıntı yaptığı bölgesine daha fazla dikkat çekmiş olmuyor mu?
Terapi sürecinde de bunu işliyoruz. Biz saklamaya çalıştığımız detayı, aslında bir etiket olarak başkalarına okutuyoruz. Kendi etiketimizi oluşturuyoruz, karşı taraf da “O zaman ben de bu etiketi okuyayım” diyor ve daha dikkatli bakıyor. Etiketin yanlış olduğunu fark edebiliyor, “Neden böyle bir etiket oluşturmuş?” diye düşünüyor.

Estetik cerrahi bir tedavi yöntemi midir?
Kesinlikle değil… Ancak bu hastalık sağlık sektöründe ticareti de biraz ön plana çıkarıyor. Çoğu duyarlı estetik cerrahlarımız, kendilerine başvuran hastaların öncelikle psikolojik muayeneden geçmeleri gerektiğini söylüyorlar. Ancak doğrudan “Bunu düzeltebiliriz” diyerek ameliyatı tercih edenler de var. Ancak hastanın psikolojik tedavisi yapılmadığı için ameliyat sonrasında da sonucu beğenmeyebiliyor ya da takıntı bu sefer başka bir organa sıçrıyor. Bu durumda hastalar doktorları da zor durumda bırakıyor. Doktor doktor dolaşıyor bu arada ise fark etmeden kendi bedenine zarar veriyor. Bu nedenle estetik cerrahi alanında belli durumlarda psikiyatrist ile cerrahın kombine çalışması gerekiyor.

YAŞAYANLAR ANLATIYOR
Burnunu beğenmeyen kızım adeta hayata küstü “16 yaşındaki kızım, burnunun çok çirkin olduğunu düşünüyor. Arkadaşlarının kendisiyle alay ettiğini düşünüyorum. Aynaya bakmaktan hoşlanmıyor, banyo yaparken kendini görmemek için aynayı örtüyor. Hafta sonları arkadaşları ile gezmesi için onu destekliyoruz ancak o evde kalmayı tercih ediyor. Bizimle birlikte dışarı çıktığı zaman yabancı kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyor ve bütün gün surat asıp oturuyor. Onunla defalarca konuştum, burnunun yüzünü tamamladığını, kendisine yakıştığını hatta ona farklı bir hava kattığını inanarak söyledim. Aile çevremizden onun sevip saydığı, güvendiği kişilere konu hakkında bilgi verdim ve onların da kızımla konuşmalarını sağladım. Ancak hiçbiri fayda etmedi. Hayatının en güzel yıllarında kızımın içine kapanması beni derinden yaralıyor. En sonunda ikna olması için onu bir estetik cerraha götürdüm. Yaşının operasyona müsait olmadığı yanıtını aldık. Gittiğimiz uzman konuya çok anlayışla yaklaştı ve kızıma ikna edici bir konuşma yaptı. Şimdilik biraz daha iyi durumda olsa da 18 yaşını doldurur doldurmaz ameliyata koşmak isteyeceğine eminim.” Sevil, 42, İstanbul

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB)

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite (aşırı hareketlilik) sık karşılaşılan ve daha çok hareketlenmenin başladığı üç yaşlarında görülmekle birlikte sorumluluk, disiplin isteyen ve düzenli öğrenim için dikkat süresinin gerektiği ilkokul yıllarında tanı konulmaktadır.

Günümüzde tanımlama daha çok dikkat eksikliği ile birlikte aşırı hareketlilik, bir konuya yoğunlaşmakta zorlanan,  öğrenme güçlükleri ve davranım sorunları olan çocuklar olarak belirtilmiştir.

DEHB erken başlangıçlı bir çocukluk çağı nöropsikiyatrik bozukluğudur. Bu çocuklardaki dikkat eksikliği ve hareketlilik ilkokul başlayınca dersi dinleyememe, yerinde oturamama, ders dışı herhangi bir uyarana aşırı ilgi gösterme, kıpır kıpır olma, evde dersin başında oturamama ve çabuk sıkılma gibi durumlar neticesinde ders başarısının düşmesi ve sosyal ilişkilerinin bozulması sonucu aileleri ya da öğretmenleri tarafından fark edilirler.

Dikkat eksikliği hiperaktivitenin üç tipi vardır.

  A-Dikkat eksikliğinin ön planda olduğu tip:

1-Okul ödevinde, çalışmasında ya da diğer etkinliklerde dikkatsizliğinden dolayı ayrıntıları kaçırır ya da hatalar yapar.

2-Sorumluluk ve disiplin isteyen konularda ya da uzun süren oyunlarda dikkatini sürdürmede zorlanır.

3-Kendisi ile konuşulduğunda dinlemiyormuş gibi görünür.

4-Okul ödevini ya da kendisine verilen bir işi tamamlamakta zorlanır.

5-Belirli bir süre üzerinde zihinsel çaba gerektiren oku l çalışması, ev ödevi gibi görevlerden hoşlanmaz, kaçınır, isteksiz davranır.

6-Etkinlik, görev planlamada ve düzenlemede zorluk çeker.

7-Okul araç gereçleri(silgi kalem defter) ya da görev (iş) için gerekli malzemeyi kaybeder.

8-Dış uyaranlarla dikkati hemen dağılır.

9-Günlük hayatında çok unutkandır.

  B-Hiperaktivitenin ön planda olduğu tip:

1-Eli ayağı boş durmaz, oturduğu yerde sabit bekleyemez kıpırdanır.

2-Yerinde oturamaz dolaşma ihtiyacı hisseder.

3-Motor takılmış gibi sürekli gezinir ve koltuk kanepe üstlerine tırmanır, hoplar.

4-Oyun ya da bir eğlence etkinliklerini sakince sürdüremez.

5-Çok konuşur, çok soru sorar, meraklıdır.

C- Dürtüsellik belirtileri:

1-Soru bitmeden cevaplamaya kalkar.

2-Sırasını beklemede zorlanır.

3-Başkalarını rahatsız edecek şekilde oyun bozar, böler.

Dehb tanısı koymak için belirtilerin 7 yaşından önce başlaması, okul ve ev başta olmak üzere en az iki ortamda görülmesi ve süreklilik göstermesi gerekmektedir. Hastalığın ortaya çıkmasında birçok etken söz konusu olabilir. Bunlar genetik geçiş, doğum öncesi ya da sonrası enfeksiyon, doğumsal travmalar ya da yetersiz gebelik bakımı, olumsuz yaşam olayları, travmatik çocukluk çağı öyküsü, toksinler (kurşun zehirlenmesi)  gibi bir çok neden olabilir.

Dehb olan çocuklar bazı bozukluklarla karışabilir ya da birlikte olabilirş. Bunlar; davranım bozukluğu, karşı gelme bozukluğu, öğrenme güçlüğü, tik bozukluğu, kaygı, depresyon, zeka  geriliği, iki uçlu duygulanım bozukluğu gibi hastalıklardır.

Dehb tedavisinde kullanılan ilaçlar dikkat süresini uzatarak ve dürtüselliği azaltarak etkili olmakla birlikte psikososyal  tedavi  aile, okul ve çocuk üzerinde yoğunlaşmaktadır. Davranışçı tedaviler, ödül ve cezaların kullanılması, ders başarısının arttırılmasına yönelik düzenlemeler ve aşırı hareketliliğe yönelik uygulamalar ile kişiler arası ilişkileri geliştirme, özgüveni arttırmaya yönelik destekleyici terapiler etkili yöntemlerdir.

İlaçlar ergenlik ve erişkinlik döneminde de kullanılır ve bağımlılık gelişmez, tolerans oluşmaz. Fakat yanlış bilinen bir durum ilacın bağımlılık yaptığına dair düşüncelerken aslında yapılan çalışmalarda ilaç kullanılmamasına bağlı uyuşturucu bağımlılığı bu çocuklarda daha çok görüldüğüdür. Bunun da sebebi genetik yatkınlık ve zevk veren dürtüsel uyarıcılara yönelme ve çevresel koşulların oluşmasına yol açan ders başarısının düşmesine bağlı okul dışı kalma durumlarıdır.

İlaç kullanımında görülen yan etkiler daha çok mide bulantısı, iştahsızlık ve uykusuzlukdur. Uygun ilaç ve doz ayarlamaları ile yan etkiler minimumda tutulmaktadır.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite  tedavisi çocukların hem kişisel gelişimi ve çevresi ile iletişimi hem de eğitim öğrenimleri için mutlaka gereklidir. Bu konuda aile desteği çok önemlidir.

 Uzm. Dr. Zengibar Özarslan