Kısırlık (İnfertilite) yaşayan çiftlere yönelik iletişim ipuçları
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 06 Haziran 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
İnfertilite (kısırlık) gibi, stres yaratan yaşam olaylarında, yaklaşım tarzları, sorun çözme şekilleri ve başetme stilleri açısından, kadınlar ve erkekler arasında önemli farklılıklar göze çarpar. Kadınlar çocuk sahibi olamamaya dönük duygularını genellikle oldukça yoğun biçimde dışavurur: Bu konuda konuşmak, arkadaşlarıyla ve eşiyle paylaşmak ister, ağlar, öfkelenir, üzülür.. Erkekler ise sorunlarıyla, çoğunlukla duygusal değil de akıla dayalı yöntemlerle başa çıkar ve bu eğilimleri infertilite sürecinde de kendisini gösterir; eşlerine çözüm önerilerinde bulunarak ya da duygularını kontrol etmelerini önererek destek vermeyi tercih ederler. Eşlerinin duygusal dışavurumlarını aşırı bulabilirler! Her ne kadar bunu iyi niyetle yapsalar da, bu çabaları eşleri tarafından, duygularını hiçe saydıkları, içinde bulundukları durumu önemsemedikleri ya da konuyu kapatmaya çalıştıkları şeklinde algılanabilir. Zamanla, erkekler eşlerine destek gösterme konusunda kendilerini yetersiz hissederek, bu konudan kendileri tamamen uzaklaştırabilir ve bu da daha büyük bir duygusal kopukluğa neden olabilir. Bu nedenle, temel iletişim becerilerini hayatlarına taşıyabilen çiftler, infertilite gibi, kontrolleri dışındaki bir konuda, mutlaka bir çözüm bulma gereksinimi olmadan, birbirlerine daha etkili ve samimi biçimde destek olabilir.
Eğer siz de çocuk sahibi olmak için gayret sarfettiğiniz bir dönem yaşıyorsanız, İletişim becerilerinizi geliştirerek, bu konuda bir psikologtan yardım alarak, eşinizle birbirinizi iyi ve sağlıklı biçimde duymaya, anlamaya başlayabilirsiniz. Böylelikle, aslında her ikinizin de çocuk sahibi olamamaktan farklı şekillerde etkilendiğinizi görmeniz de daha kolay olur. İnfertilite sürecinde sıklıkla birbirinizle ilgili konuları kendi bakış açınızdan anlatıp onaylanmayı bekleyebilirsiniz, ancak bu sizi bir çözüme ulaştırmadığı gibi, bir kısır döngünün içinde tutar. Bunun yerine, birbirinizin duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabullenip, onları değiştirmeye çalışmazsanız ilişkiniz için olumlu bir adım atmış olursunuz. Çift olarak birbirinize empati yapmayı ve duygularınızı isimlendirmeyi öğrenerek, infertilite sürecinde farklılıklarınızı koruyarak da destekleyici olabildiğinizi görebilirsiniz.
Kadınlar çoğu kez eşlerinin kendilerini, onlar birşey söylemeden anlamalarını, infertilite sürecine dair beklentilerini eksiksiz biçimde yerine getirmelerini, sonsuz empati ile yaklaşmalarını ve duygularını açık bir biçimde anlatabilmelerini bekler. Bu, birçoğumuzun da zaman zaman kendi hayatımızda yaşayabildiği düşünce tuzaklarından biridir; karşımızdaki kişinin bizim zihnimizi okumasını bekleriz, ancak bu koca bir hayaldir! Hiçbirimiz karşımızdaki kişinin zihnini okuma becerisine sahip olmadığımızdan, bu beklenti içerisinde olursak, yaşam boyu hayal kırıklıklarıyla baş başa kalmamız yüksek bir olasılıktır. İşte bu nedenle, kadınların, her konuda olduğu gibi, çocuk sahibi olamamayla ilgili de tüm beklentilerini, ihtiyaçlarını net bir şekilde, ama emretmeden, rica eder bir üslupla ifade etmeleri çiftlerin sağlıklı iletişimi açısından yine başka önemli bir unsurlardan biridir.
İnfertilite sürecine ilişkin duygu ve düşüncelerin ne zaman ve nasıl paylaşılacağı da önemli bir diğer konudur. Bu noktada, eşinizle birlikte ortak bir karar alabilir, paylaşım zamanını ve yerini birlikte belirleyebilirsiniz. Bu paylaşımları yatak odasında ya da yemek masasında yapmamalısınız. Zira, yatak odasındaki paylaşımlar cinsel yaşamlarının spontanlığını, keyfini bozabilir. Aynı şekilde, eşinizle gün içinde bir araya gelebildiğiniz keyifli sohbetler yapma fırsatını bulabildiğiniz yemek masasının da stres yüklü konulardan bağımsız tutulması daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca, infertilite odaklı, destekleyici, güçlendirici paylaşımların yanı sıra, ilişkinizin farklı yönlerini keşfetmeye de zaman ayırabilmeniz önemlidir. Beraber gerçekleştireceğiniz keyifli aktiviteler sizi rahatlatacaktır. Örneğin, beraber yürüyüşler yapmak, sinemaya gitmek, doğada gezintiler yapmak, sosyal ortamlarda arkadaşlarınızla birlikte olmak eşinizle birbirinize olan bağınızı daha da güçlendirir.
Unutmayın, tedaviniz nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, eşinizle birbiriniz için her zaman var olmaya devam edeceksiniz ve sevginiz emeğinizle daha da güçlenecektir.
Mutlu evliliklerin ardındaki sır: Eşinizle aynı takımın oyuncusu olduğunuzu unutmayın!
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 30 Mayıs 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Birçok kişi evliliğe adım atarken, yaşanılan romantik duyguların da etkisiyle, “Bizim birbirimize olan duygularımız o kadar güçlü ki, biz hiçbir sorun yaşamayacağız, her zorluğu yenebiliriz, uğraşmamıza gerek bile kalmaz” diye düşünür. Ancak, zaman ilerledikçe, çevremizde hiçbir şeyi statik, durağan tutamadığımız gibi, evliliklerde de her şeyi ilk günkü gibi tutabilmek oldukça güçleşir. Hem kadın, hem de erkek cephesinde değişen ihtiyaçlar, arzular, istekler neticesinde çatışmalar kaçınılmaz olur. Eğer bu çatışma(lar) iyi ve etkili bir biçimde çözümlenemezse, bu durum kronik ve sancılı bir gerilime, öfke patlamalarına neden olabilir ve bir zamanlar ideal sıfatıyla tanımladığınız eşiniz ve evliliğiniz, yerini türlü olumsuz tanımlamalara bırakır.
Bir terapist olarak, sorunlarını “Sen haksızsın, ben haklıyım” tavrıyla ele almak yerine, “aynı takımın oyuncuları” gibi birlikte ele alan ve eşit derecede emek, çaba sarfeden çiftlerin daha mutlu ve sağlıklı evliliklere sahip olduklarını görürüm. İki taraf için de tatmin edici, mutlu ve huzurlu bir evliliğin anahtarının, sorunlara, anlaşmazlıklara ve çatışmalara sevgiyle ve destekleyici biçimde, bir takım arkadaşı gibi yaklaşmak olduğunu anlatabilmek ve bunu çiftlerin hayatlarına uygulayabilmelerini sağlamak, birçok evliliğin seyrinin olumlu anlamda değişmesine neden oluyor.
Takım çalışması becerilerinden yoksun çiftler, para, cinsel yaşam, duygusal ve sosyal paylaşımlar, akrabalarla ilişkiler, çocukların yetiştirilmesi, ev işleri gibi evlilik hayatına ilişkin birçok konular üzerinde, kendilerini çoğunlukla hep aynı tartışmaları yaparken, sürekli karşı tarafa atak yaparken bulurlar. Bu yaklaşım ile sorunlarını çözebilmeleri tabii ki mümkün olmaz ve kendilerini bu kısır döngüden kurtaramadıkları takdirde evliliklerinde açtıkları yara gittikçe derinleşir.
• Eşinizle sağlıklı iletişim kurabilmeniz,
• İstediğiniz şeyleri birbirinize açık ve net ifade edebilmeniz,
• Zararlı alışkanlıklarınızın üstesinden gelebilmeniz,
• İşe yaramayan katı tutumlarınızdan kurtulabilmeniz,
• Gerçekçi olmayan aşırı beklentileri törpüleyebilmeniz,
• İlişkinizi canlı ve yeni tutabilmenin yollarını öğrenebilmeniz
sayesinde, yani ilişki becerileri uygulayarak, mutlu bir evliliğinizin olmasını sağlayabilirsiniz.
İyi iletişimi olan ve sorunlarını çözerken “birlikte” hareket eden her çift sevgi ve saygı dolu, huzurlu bir evliliğe sahip olabilir. Bu tarzı benimsemiş olan çiftler:
• Ortak mutlulukları hedefler.
• Sorunlardan kaçmak yerine, onlarla yüzleşir.
• Birbirlerinin duygularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını önemserler.
• Düşüncelerini ve duygularını rahat bir şekilde paylaşırlar.
• Birbirlerini her konuda destekledikleri ve yüreklendirdikleri gibi, güven ve huzur da sağlar.
• İlişkilerinden keyif alır.
Yaşam boyu sürecek bir ilişkide, her çift birçok sorunla karşı karşıya gelir. Aile yapılarının, deneyimlerin, eğitim durumlarının, evliliğe dair sahip olunan değerlerin ve inançların ve daha bir çok özelliğin farklı olması nedeniyle tartışmalar, çatışmalar yaşanabilir. Bu çok normal bir durumdur; asıl mesele, bu farklılıkların aynı potada nasıl eritildiğidir. Eğer her tartışmada bir kazanan, bir de kaybeden aranıyorsa, yani “takım arkadaşlığı” bakış açısı yoksa, bir süre sonra bu ufak tartışmalar bir güç savaşına dönüşür ve her iki tarafın da yıpranması, ilişkiden kopması ile sonuçlanır.
Evliliklerinizde/ilişkilerinizde hararetli bir tartışmaya girmeye başladığınızı hissettiğinizde, hem kendinize, hem de eşinize/arkadaşınıza şu cümleyi söylemeyi deneyin: “Şu an belki birbirimizi anlayamıyoruz, belki olumsuz duygularımız çok yoğun ama ben seni seviyorum ve bu konuyu “birlikte” halledebileceğimize yürekten inanıyorum.”
“Çocuk sahibi olmaya çalışırken, bu stresimle ne yapacağım?!”
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 28 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
İnfertilite (Kısırlık) sürecini yaşıyor iseniz, çevrenizdekilerden sık sık şu cümleleri duyuyor olmalısınız: “Çok fazla stres yapma, rahat ol”, “Sen stresli olduğun için sonuç da olumlu olmuyor”. Elbette, siz çok zor zamanlar geçirirken bu tür “söyleyene basit, ama yaşayana zor” öneriler belki sinirlerinizi daha da çok bozuyor olabilir! Sizinle aynı yolda yürümemiş kişilerin bu sözleri size çok anlamlı gelmiyor olabilir.Bu konuda peki bilim ne söylüyor? Hakikaten herkesin dile getirdiği gibi stres sizi infertil yapar mı? Stresle etkili biçimde baş edebilir ve stresi yenebilirseniz çocuk sahibi olma şansınız artar mı?
Dilerseniz “Stres-infertilite” ilişkisine önce öbür taraftan bakalım: İnfertilite süreci strese yol açar mı? Bu sorunun cevabı sanırım herkes için güçlü bir “Evet” şeklinde olacaktır. Bu konuda yapılan en çarpıcı araştırmalardan birisi (Domar, Zuttermeister, & Friedman,1993), infertilite tedavisi gören hastaların stres düzeylerinin, yaşamsal önem taşıyan hastalıklarla (AIDS, kanser, kalp hastalıkları) mücadele eden kadınlarınkinden farklı olmadığını, hatta sıklıkla, bir parça daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu, belki ilk okununca şaşkınlık verici bir sonuç gibi görünebilir, neticede infertilite tedavilerini deneyenler için ölümcül bir durum bulunmamaktadır. Ancak, özellikle tüp bebek tedavilerinin kadınların bedenlerinde ve duygu dünyalarında yarattıkları yorgunluk ve yıpranmaları, tedavi sonuçlarının bilinmezliği, kontrol edilmezliğini, sosyal ilişkilere yansıyan zorlanmaları düşündüğümüzde aslında ne kadar da doğru olabileceğini görmek mümkün. Özellikle de, birden fazla tedavi denemesi yapılmışsa, “umut – hayal kırıklığı” tekrarlanan bir döngü halinde yaşanıyor demektir, ki bu da duygusal açıdan çok zorlayıcı ve kronik strese davetiye çıkarıcı bir durumdur.
“Stres-infertilite” ilişkisinin diğer boyutu için ise şunu söylemek mümkün: Evet, özellikle kronik stresin (yani süreklilik gösteren, kemikleşmiş stres) ve depresyonun başarı şansını olumsuz etkilediğine dair bazı ipuçları bilimsel literatürde yer alıyor. Beyinde yer alan hipotalamus, üreme hormonlarının düzgün çalışmasından sorumlu olmasının yanı sıra, bizim strese karşı duygusal tepkilerimizi de ayarlar; yani tek bir bölge, hem üreme, hem de duygularla ilişkilidir. Bu bilgi, stres ve üremenin birbirleri üzerindeki etkisini açıklama açısından önemlidir. Yaşamınızda eğer süregiden bir stres faktörü varsa, hipotalamusun üremeyle ilgili hormonları yönetme görevi bu durumdan olumsuz etkilenir ve gebe kalmanız daha zorlaşabilir. Bir başka deyişle, aşırı seviyelerdeki stres, yumurtlamanızı, embriyonun döllenmesini ve rahime tutunmasını, tüplerinizin işlevselliğini olumsuz etkiler. Depresyon geçirmemiş kadınlarda, geçirenlere kıyasla iki kat daha fazla gebelik oranları bulunduğunu gösteren bir çalışma (Thiering, Beaurepaire, Jones, & Saunders, 1993) ve benzeri daha birçok çalışma, psikolojik ve bedensel boyutun birbirinden ayrılamayacağını vurgular niteliktedir. Bu noktada, zihninizde şöyle bir soru belirebilir: “Stres ve duygusal bozukluklar doğurganlığı olumsuz etkiliyorsa, psikolojik yaklaşımların yardımıyla gebelik şansımızı artırabilir miyiz?”. Bu sorunun çok basit bir cevabı olmasa da, araştırma sonuçları özetle, başta ve özellikle depresyon olmak üzere, kaygı bozuklukları ve baş edilemeyen stres var ise, “zihin-beden” yönelimli psikolojik desteğin oldukça yararlı sonuçlar verdiğini gösteriyor. Zihin-beden yönelimli terapiler, infertilite sürecindeki sıkıntılarınızı hafifletmeye yardımcı olacak çeşitli duygusal, düşünsel ve davranışsal beceriler kazanmanıza yönelik, bireysel olarak da uygulanabilen, grup çalışması olarak yapıldığında da güçlü bir etki yaratan bir terapi programıdır. Bu programın birincil amacı yaşamınızı daha tatmin dolu, keyifli, neşeli ve huzurlu hale getirmektir. Bütün bu kazançların yanı sıra gebelik de gerçekleşirse, bu da herkesle paylaşacağınız müjdeli bir haber olacaktır şüphesiz!
Bu bilgilerin ışığında, eğer başedemediğiniz, kontrol altına alamadığınız stresiniz ya da duygusal problemleriniz var ise, bir uzman yardımı alabilir ve yaşamınız üzerinde bir kontrol sergileyebilirsiniz. Böylelikle, tedaviler boyunca hissettiğiniz çaresizlik duyguları yerini daha güçlü, özgüvenli ve canlı bir duruşa bırakır. Unutmayın, siz iyi olmazsanız, hiçbirşey iyi olmaz! Değişim ve gelişim “sizin” için..Yeter ki isteyin..
İyi dileklerimle,
Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz
Referans
Domar, A., Zuttermeister, P., Friedman, R: The Psychological impact of infertility: a comparison with patients with other medical conditions Journal of Psychosomatic Obstetric Gynaecology. 1993; 14 Special issue 45-52
Thiering P, Beaurepaire J, Jones M, Saunders D, Tennant C: Mood state as a predictor of treatment outcome after in vitro fertilization/embryo transfer technology (IVF/ET). Journal of Psychosomatic Research 1993; 37(5):481-91.
Sizi yemeye yönlendiren “düşünce tuzakları”nızı tanıyor musunuz?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 28 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Yeme davranışı otomatik olarak gerçekleşmez. Açlık dışında yeme isteğiniz belirdiğinde, biraz analiz yapabilirseniz, yeme isteğinizin hemen öncesinde, bir düşüncenin ya da birbirini takip eden düşünceler zincirinin varlığını görebilmeniz mümkündür.
Düşünceler her zaman gerçeği yansıtmaz. Herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüz doğru olabilir, kısmen doğru olabilir ya da yanlış olabilir. Örneğin, bir pizzacının önünden geçiyorsanız ve bütün gün de bir şey yememişseniz, şöyle düşünebilirsiniz: “Pizzalar harika görünüyor. Ben de bütün gün hiçbir şey yemedim”. Bu düşüncenizde haklı olabilirsiniz. Ancak, hemen bunun ardından “Pizza yemem lazım” düşüncesi üzerinde sanırım biraz düşünmek lazım. Aç olmak pizza yemeyi gerektiriyor mu acaba? Birçok kişi o an fazla sorgulama yapmadan bu düşünceyi doğru olarak değerlendiriyor ve kendisini, daha önce yemeyi planlamadığı bir yiyeceği yerken buluveriyor!
Kilo yönetiminde sıkça yapılan 9 düşünce hatası:
1-Ya hep ya hiç düşüncesi:
Herşeyi iki ayrı kutupta değerlendirmek
Ör: Ya diyetime harfiyen uyarım ya da hiç yapmam
2-Olumsuz tahminde bulunmak:
Gelecek hakkında, diğer olasılıkları göz önünde bulundurmadan, olumsuz tahminde bulunma
Ör: Bu hafta kilo veremediğime göre, demek ki ben hiç kilo veremeyeceğim.
3-Fazla olumlu tahminde bulunmak:
Şu lezzetli kekten bir parça alıp, gerisini bırakabilirim.
4-Duygusal mantığa bürünme:
Tamamiyle sübjektif, duygularınızı baz alarak bir sonuca varma
Ör: Şu anda tatlı bir şey yemem lazım gibi hissediyorum, sanki vücudum istiyor.
5-Akıl okuma:
Elinizde hiçbir somut veri olamamasına karşın, başkalarının ne düşündüğünü bildiğinizi sanırsınız.
Ör: Pişirdiği kekin tadına bakmazsam kırılacak, bozulacak.
6-Akıl dışı düşünme:
Ör: Kimse yediğimi görmezse sayılmaz.
Hemencecik bitti zaten, sayılmaz.
7-Kuralcılık
Ör: Yemezsem israf olacak. Yemek ziyan edilmemeli.
8-Haklı gösterme
İki ilgisiz kavram arasında bağlantı kurmaya çalışılır.
Ör: Bunu yemeye hakkım var, çünkü çok stresliyim.
Bunu yiyebilirim, çünkü bedava.
Herkes yiyor, ben de yiyeyim.
9-Abartılı düşünme
Bir durumu olduğundan daha iyi ya da daha kötü gösterme
Ör: Canım çok istiyor, dayanamayacağım!
Bu düşünceler tespit edilip, onlara farklı şekilde cevap vermek öğrenilirse yeme davranışı da daha iyi kontrol edilebilir.
ü Birkaç gün boyunca not defteri taşıyın ve tespit ettiğiniz bu düşünceleri not edin.
Planlamadığınız bir şeyi yemek istediğinizde kendi kendinize sorun: Aklımdan ne geçiyordu? Ne düşünüyordum?
Bu şekildeki bir çalışma, kendi düşünce tuzaklarınızı farketmeniz ve bunları kontrol edebilmek için gerekli adımları atabilmeniz açısından oldukça yararlıdır. Unutmayın, değişim farkındalıkla başlar.
İyi dileklerimle,
Uzman Psikolog İlknur Yılmaz
Öfkenizi duyabiliyor ve yönetebiliyor musunuz?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 28 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Öfke hepimizin içinde var olan, mutluluk, üzüntü, heyecan gibi bir duygudur. Duygularımızın her biri bize aittir, bize özeldir ve yargılanmamalıdır, hor görülmemelidir. Nasıl ki beş duyu organımızla dış dünyayla iletişim kuruyorsak, duygularımız aracılığıyla da iç dünyamızla iletişim kurarız. Duyu organlarımızı görevlerini yaptığı için nasıl eleştirmiyorsak, aynı yaklaşımı bize iç dünyamızın sinyallerini veren duygularımız için de sergilemeliyiz. Mutluyken kendimizi nasıl sorgulamıyor ve eleştirmiyorsak, öfkeli olmaktan dolayı da kendimizi suçlu hissetmemeliyiz. Ne yazık ki birçok kişi, duygularını davranış gibi algılayarak kendisini yargılar. Çalışmalarımda sık sık işittiğim bir cümle olmaktadır bu ve bunun benzeri cümleler: “Ben aslında iyi bir insanım, hassas biriyim, neden böyle öfkelendim, aşırı tepki verdim bilemiyorum”. Oysa ki, ne kadar “normal” bir durumdur öfkelenmek ve hepimizin en doğal hakkıdır zaman zaman öfkeli birisi olmak..
Öfkemizi yaşarken, onu nasıl anladığımız ve yorumladığımız önem taşır. Öfke bazı şeylerin değişmesi gerektiğini işaret eder çoğu zaman..Bizi mutsuz eden, engelleyen, kişiliğimizi gölgeleyen bir şeylere karşı isyandır içimizden kopup gelen..Öfkenizin farkına varıp, onun dilini çözümleyebildiyseniz öfke görevini yapmıştır, yani sizi değişimin gerektiğine dair uyarmıştır, karşılığında siz de kendinizi, ilişkilerinizi ya da yaşamınızı tekrar gözden geçirerek gerekli düzenlemeleri yapmaya başlayabilirsiniz. Bunun sonucunda rahatlarsınız ve yaşamınız üzerinde kontrol sahibi olduğunuzu hissedersiniz. Ancak, öfke kontrol edilemediğinde, abartılı yaşandığında, bir kasırga gibi kontrolden çıkıp yıkıcı bir hal alır.
Öfke saldırganlık hakkı anlamına gelmemeli!
Öfkelenmeyi sizi bir şeylerin yanlışlığına ya da değişime yönlendiren alarm sistemi olarak görmek yerine karşınızdakine zarar verme, onu yok etme hakkı olarak görmek ilkel dürtülerinizi yeterince eğitememiş olduğunuzu gösterir. Trafikte, iş yaşamlarında ya da eşleriyle iletişimlerinde kendini kaybedip öfke patlaması yaşayanların dürtü kontrol mekanizmalarını zayıf olarak nitelemek mümkündür. Bu kişiler çoğunlukla 2,5-3 yaşlarında takılı kalmıştır, çünkü öfkelerini sağlıklı biçimde yönetmeyi öğrenememişlerdir. Aileleri ya da öğretmenleri öfkeleriyle nasıl baş etmeleri gerektiğini ya öğretememişlerdir ya da aileleri içinde öfkesini şiddetli biçimde sergileyen bir figür olmuştur ve onlar model alınmıştır.
Öfkesini başarılı bir şekilde kontrol edebilen kişilerin, öfkelendiğinde kendini kaybeden (yumruk sallayan, eşyalar fırlatan, vb.) kişilere göre farklı olan yönleri, genellikle, nerede durmaları gerektiğini bilmeleri, içinde bulundukları durumu daha fazla tahriğe olanak tanımadan ne zaman terk etmelerinin bilincine varabilmeleridir. Öfkelerine sahip çıkar ve ifade ederler, ancak duygularının kontrolden çıkabileceğini hissettiklerinde sakinleşmek için, ya hemen oradan uzaklaşırlar, ya farklı düşünmeye çalışırlar, ya telkin edici cümleler tekrarlarlar ya da enerjilerini boşaltmak için bir odada tek başlarına bağırırlar.
Öfke yönetilebilen bir duygudur
Öfke kontrol sorunu yaşayan kişilerin, bu yönlerine aşırı bağlandıklarını ve artık bir mizaç özelliği halinde kabullendiklerini görebilmek mümkündür. Sıkça “Ben böyleyim, ne yapayım, duyarsız olamıyorum, haksızlığa gelemiyorum” şeklinde cümleleri duyabilirsiniz bu kişilerden. Bu şekildeki bir kabulleniş de tabii ki bu “sinir patlamalarının” devamlılığını sağlar. Ancak, ne zaman ki, bağırıp çağırmanın, kırıp dökmenin, şiddet uygulamanın hiçbir şeyi çözmediğini, tam tersine ilişkilerini bozduğunu, kendilerini haklıyken haksız durumuna düşürdüğünü ve zayıf gösterdiğini görmeye başladıklarında, öfkelerini kontrol etmeyi öğrenmeye de bir adım yaklaşırlar.
Önemli bir başka nokta ise öfkeye neden olan durumların ifade yolu bulup bulmadığıdır. Özellikle ima yoluyla iletişim kurmanın sıkça görüldüğü (“Ben demeden o anlasın”, “Ben söylemeden benim istediğimi yapsın” gibi) bizim toplumumuzda, buna bağlı öfke nöbetleri sıkça görülür. Oysa ki, kendi beklentilerimizi, ihtiyaçlarımızı, arzularımızı karşımızdakilere ifade etmezsek, beynimizi okumalarını beklersek, bunların yerine gelmesini beklemek bir “hayal” olur. Bütün bu ifade kanalı bulamamış beklentiler ve hayal kırıklıkları da birikerek öfkenin büyüyüp, çığ haline gelmesine neden olabilir.
Eğer siz de öfkenizi kontrol etmekle ilgili sorunlar yaşadığınızı düşünüyorsanız, kendi kendinize gözlem yapıp, notlar alabilir ve daha çok hangi durumun, kimin/kimlerin, hangi ortamın öfkenizi tetiklediğini analiz edebilirsiniz. Bu analiz yoluyla öfkenizin mesajını ya da mesajlarını keşfedebilir, değişim sinyallerine kulak verebilirsiniz ve kişisel farkındalığınız artar. Bu aşamadan sonra, benzeri durumlarda, kendinizi ve duygunuzu arka plana almadan, duygunuzu isimlendirerek, öfkenizi ve nedenini karşı tarafa iletme şansınız olur. Örneğin: “Şu anda sana çok kızgınım, çünkü…..” ya da “…….. şeklinde davranman bana ……. hissetiriyor ve sana kızmama neden oluyor”, vb. cümleler kurarak öfkenizi sağlıklı bir biçimde ifade edebilirsiniz.
Öfkelenmek çok doğaldır, doğru şekilde ifade edilirse, bizim için yararlıdır da aynı zamanda. Aksi takdirde, çevrenizle, sizi önemseyen ve sizin önemsediğiniz insanlarla aranıza bir duvar örmekten ve iletişim problemleri yaratmaktan öteye gidemez.
Birbirimizi “duyabildiğimiz” günler dilerim,
Uzman Psikolog İlknur Yılmaz
Duygusal yeme atakları ile nasıl baş edebilirsiniz?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Sıkıntılı duygularınız sonrasında, üzüntülü, stresli ya da öfkeliyken kendinizi sürekli olarak buzdolabının önünde, özellikle hemen tüketebileceğiniz şekerli, yağlı, unlu yiyeceklere elinizi uzatırken buluyorsanız duygusal yeme atakları yaşıyor olabileceğiniz aklınızda olsun! Duygusal yeme atakları ile tanışıp, onlarla baş etmenin yollarını bir an önce öğrenmeye başlamalısınız.
Duygusal yeme atağında sizi yemeye yönlendiren şey “açlık” değil, “çözümleyemediğiniz duygulardır”. Açlık yavaş yavaş gelişir ve midede hissedilir, buna karşılık, duygusal yeme atağı aniden meydana gelir ve özellikle ağızda, “bir şeyler yeme isteği” ile kendini gösterir.
Duygusal yeme ataklarınız olduğunu düşünüyorsanız, çevrenizin desteğini de alarak, ilk olarak kendi kendinize yardım etmeyi deneyebilirsiniz. Sağlıklı baş etme becerisini kazanmaya doğru ilk adım, yeme isteğiniz belirdiğinde, duygularınızı ve yaşadıklarınızı isimlendirerek durumu tanımlamanızdır. Örneğin, “Şu an aç değilim, üzgün olduğum için yemek istiyorum, ama şimdi yersem bu sadece geçici bir çözüm olacak, sonrasında çok daha kötü hissedeceğim” gibi bir cümleyi tekrar ettikten sonra, sizi rahatlatacak ya da dikkatinizi dağıtacak aktivitelerde bulunabilirsiniz. Yakın bir arkadaşınızı arayabilir, bilgisayarda sizi oyalayacak sayfalarda dolaşabilir, TV’ye bakabilir, nefes egzersizleri yapabilirsiniz. Bu örnekler herkese göre değişebileceği için, kendi listenizi oluşturabilir ve istediğiniz maddeleri sıkıntınız hafifleyene kadar uygulayabilirsiniz.
Ancak bazı duygusal yeme ataklarının temelinde kronik stres, depresyon, panik bozukluk, yeme bozukluğu gibi psikolojik sorunlar yatabilir ve kendi kendinize yardım etme girişimleriniz büyük olasılıkla yeterli olmayabilir. Bu tür durumlarda, bir klinik psikoloğun yardımına başvurmanız, tıbbi destek almanız gerekiyor ise bir psikiyatrist ile görüşmeniz sıkıntılarınızı etkili biçimde çözümlemenizde size yardımcı olacaktır.
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
İnfertilite sürecinde, ŞİMDi’nin gücü..
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
İnfertilite sürecindeki kadın danışanlarımda çok sık gözlemlediğim bir durumdur geçmiş ve geleceğe odaklı bir düşünce sistemi..Bu duruma aniden gelinmemiştir şüphesiz. İnfertilite teşhisini takip eden dönemde, kişi kendisini nelerin beklediğini bilmemektedir; hep iyi niyetlerle, dileklerle başlanır bu zorlu serüvene. Buna karşılık, tedavi seyrinin belirsizliği, ve kişilerin bu süreçte hiçbir kontrollerinin olmaması ile birlikte infertilite hastalarında bir “düşünceler zinciri” başlar. Zaman ilerledikçe ve tedavide de henüz net bir sonuç alınamamışsa kadınlarda bu düşünceler genelde geçmişe dönük üzüntüler, pişmanlıklar üzerine olup kendilerini biraz da sert bir biçimde yargılama eğilimi başgösterir. Örneğin: “Keşke bu tedaviye daha önce başlasaydım, bu kadar beklemeseydim” ya da “Keşke oraya gitmeseydim, bu merkeze daha önce gelseydim”..Keşkeler bu şekilde devam eder, devam ettikçe büyür, büyür.. Geleceğe dönük soru işaretleri de cabasıdır. Yaptığım klinik görüşmelerde hastalarımdan en sık duyduğum cümleler şu şekildedir: “Olacak mı olmayacak mı? Bu düşünceyi beynimden atamıyorum..Sürekli, olmazsa ne olur diye düşünüyorum!”. Bu soru, gerek infertilite tedavisine ilk kez başlanmış olsun, gerekse bu konuyla ilgili epeyce zaman harcanmış olsun, birçok infertil hasta için ortak bir temadır. Bu düşünceyi zihinden tamamen atabilmek mümkün olmamakla birlikte, bu düşüncenin içeriği üzerinde kontrol sağlanabilir. Terapi çalışmalarında en sık yaptığımız çalışmalardan biri, var olan düşünce sistemini tekrar ele alıp, kişiyi olumsuzluğa iten düşünceleri saptamak ve bunların yerine rasyonel düşünceleri yerleştirmektir.
Eğer yukarıda anlatılanlar size tanıdık geliyorsa, birkaç dakikalığına şunu yapın: Geçmişe ait üzüntüler,pişmanlıklar ve geleceğe ait kaygılar bir yana kalsın. “Bugün”ü… Bu saati…Yani, “şimdi”yi yaşayın..Yani enerjinizin var olduğu, kendinize dönük yapabilecekleriniz için mümkün olan tek zaman birimini hissedin..Yaşam enerjiniz, tüm gücünüz “şimdiki zaman”dan beslenir ve birşeyleri değiştirebilmek ancak bu zaman diliminde mümkün olmaktadır, bunu hatırlayın..
Birçok kişi var olan zaman dilimini görmezden gelebiliyor ve aslında ne kadar da değerli bir şey kaçırıyor. Şu an bu siteye girdiyseniz, bu satırları okuyorsanız belli ki durumunuzu önemsiyor, daha fazla şey öğrenmek, daha fazla bilgi edinmek istiyorsunuz. Yaşadığınız anı en etkin biçimde değerlendirmek istiyorsunuz. Bu sayfalarda gezindikten sonra da, hayatınız akıp giderken, “an”ınızın değerini bilip, kendi adınıza “infertilite uğraşınız”ın dışında yapabileceklerinizin farkına varmanız şüphesiz size çok olumlu bir şekilde geri dönecektir. Şimdiki zamanın gücü ne geçmişte ne de gelecekte mevcuttur. Hayatınızın kontrolü sizin elinizdedir ve enerjinizi kendinize olumlu bir şekilde aktarmanızla birlikte, emin olun birçok şey değişebilir. İnfertilite ile mücadele çok yıpratıcı bir süreç olmakla birlikte, şu an bu konuda adımlar atıyorsanız, tedaviniz için güvenilir bir merkez seçtiyseniz ve planlarınız belli ise, artık zihninizi geçmiş ve gelecek esaretinden kurtarıp “şimdi”ye odaklamanız size çok şey kazandıracaktır. İnfertilite tedavileri boyunca, “kontrol duygusu”nun eksikliği çok sık yaşanan bir durumdur. Ama sizin kontrolünüz dahilinde olan çeşitli başka aktivitelere, uğraşlara odaklanırsanız, kontrol yitiminin tüm hayatınızı kaplamasına engel olabilirsiniz. “ Ben elimden gelen her şeyi yapıyorum, şu an için herşey yolunda, ilgilendiğim…., … uğraşlarım var ve bundan büyük keyif alıyorum” şeklindeki bir duygu, düşünce ve davranış sistemini benimsemek sizi rahatlatacaktır. Bunun yanı sıra, hayatınızı güzelleştirmenin değişik yollarını kendiniz için keşfetmenizle birlikte taşıdığınız yükün ne kadar hafiflediğini ve en önemlisi “kendi”nizin değerini daha iyi anlayacaksınız…
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
Ekonomik Krizin Psikolojik Yansımaları
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Bu yazımda, tüm dünyayı ilgilendiren ve etkisi altına alan ekonomik krizin psikolojik boyutuna ilişkin birkaç noktaya değinmek istedim. Tabii ki, bu olgunun ekonomik boyutunu ekonomistler fazlasıyla anlatıyor, bizler de toplum olarak yeni bilgilerle donanıyor, bilinçleniyoruz. Peki, psikolojik olarak neler yaşıyoruz? Daha da önemlisi, kendimizi bu dönemin olumsuz etkilerinden nasıl koruyabiliriz? İşte bu noktada, tüketime dönük bilinçlenmenin yanı sıra psikolojik olarak da bilinçlenmenin gerekliliğine dikkat çekmek istiyorum. Ekonomik kriz dediğimiz olgu aslında bir “yaşam krizi”, yani yaşantımızda planlamadığımız, kontrolümüz dışında, “başımıza gelen”, bizi içsel ve dışsal olarak etkileyen olumsuz bir yaşam deneyimi. Buna istinaden, bu krizin getirdiği sert rüzgarla sağlıklı baş etmeyi başarabilen bireylerin, bu dönemi gerek kişisel, gerek sosyal, gerekse mesleki açıdan daha az yıpranarak geçirebileceklerini söylemek mümkün. Bilinçli tüketmek, “ekonomi yapmak” nasıl öğrenilmeye başlanmışsa ve herkes yaşam tarzında değişim yapmaya nasıl başlamışsa, “psikolojik baş etme becerileri” de öğrenilebilir ve sağlıklı biçimde uygulanabilir. Yaşam krizleriyle sağlıklı baş etmenin bir yolu, içinde bulunulan durumu olduğu gibi, ve “şimdiki” haliyle algılamak, yarınlara ilişkin varsayımlara dayalı yaşamamaktır.
Yarın değil..Bugün!
Pek çoğunuz belki de yaşamınızın en zorlu virajlarından birini alıyorsunuz. Belki iş hayatınızda kendinizi güvende hissetmiyorsunuz, belki de evlenme planlarınızı ya da çocuk sahibi olma planlarınızı ertelemek zorunda kaldınız, geleceğe yönelik her şey bir sis bulutunun içinde..Böyle bir durumda birisi çıkıp “Gülümseyelim, her şeyi boşverelim” derse, şüphesiz absürd olmakla kalmayacak, bir hayli de sinir bozucu bir etki yaratacaktır!. Bu, iyimserliğin son noktasıdır. Ancak, “Her şey bitti, artık hiçbir şey düzelmeyecek” cümlesi de kötümser bakış açısının vardığı son noktadır ve bir o kadar da gerçeklikten uzaktır. Gerçeklik “bugün” içindir, yarın için değil. Biz bugünü biliriz, yarını değil..Kendi kendinize kaldığınızda, düşünceleriniz sizi “yarın”a götürmeye başlarsa, siz onları “bugün”e taşıyın, bildiğiniz yerden ayrılıp, sislerin içinde kaybolmayın. Bugünkü koşullarınız içinde yapabileceklerinizi yaptıysanız, olumsuz düşüncelerin kısır döngüsüne kendinizi kaptırmayın..
Kaygıya dikkat!
Gerçek olan bir diğer nokta ise, aşırı derecede paniğe kapılmanızın maddi sıkıntılarınızı hafifletmeyeceği, tam tersine sıkıntınızın seviyesini artırmaktan başka bir işe yaramayacağıdır. Aşırı düzeylerdeki endişe ile birlikte gelen stres, doğru düşünememenize ve sağlıksız kararlar vermenize yol açabilir. Bir başka deyişle, kaygılarınıza teslim olmuşsanız, maddi sıkıntılarınızın üzerine bu kez psikolojik sıkıntıları eklemiş olursunuz ki, bu da her şeyi daha da karmaşık hale getirebilir.
Sosyal desteğin önemi
Ekonomik kriz gibi, kontrolünüzün dışında başlayan, gelişen ve devam eden yaşam olayları üzerine aşırı endişelenmek yerine, sizin için anlamı olan konulara, kişilere odaklanmanız, bu dönemde kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir. Aileniz, akrabalarınız, yakın arkadaşlarınız, belki eski dostlarınızla birlikte zaman geçirmeniz, yani “sosyal destek sistem”inizi güçlü ve sağlam tutabilmeniz sizi bu donemde aşırı kaygıdan koruyabilir. Kendi kabuğunuza çekilip, herkesten uzaklaşmak yerine, “birlikte” olmak, gülebilmek, sizi seven kişilerden destekleyici, rahatlatıcı birkaç cümle işitmek, emin olun ki sizi daha çok mutlu edeceği gibi daha da güçlendirecektir. Hatırlatmak isterim ki, “sosyal destek sistemi” güçlü olan kişilerin depresyon geçirme olasılığının, bu desteğe sahip olmayanlara göre daha düşük olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar mevcuttur. İçinde bulunduğumuz bu dönem işte bu bağlarımızı güçlendirmenin, belki de tekrar yapılandırmanın tam zamanıdır!
İyi dileklerimle,
Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz
“Depresyonda mıyım? Ne yapabilirim?”
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Gündelik yaşamın zorlu koşullarında, bazen üzgün ve düşük enerjili hissetmek normal olmakla beraber, geçmek bilmeyen çökkün bir ruh hali, depresyon olarak adlandırdığımız bir durumun habercisi olabilir.
Depresyon sıklıkla, yaşanan bir kayıp sonrası ortaya çıkar. Örneğin, işten çıkarılmak ya da ayrılmak, sevdiğiniz bir kişinin ölümü, boşanmanız ya da uzun süreli ilişkinizin bitmesi gibi, gerek maddi, gerekse manevi kayıplar sizi depresyona aday biri yapabilir. Ek olarak, eğer ailenizde depresyon geçirmiş kişi ya da kişiler bulunuyorsa, depresyon geçirme riskiniz de artabilir.
Depresyon kimi zaman da alkol/madde kullanımına bağlı olarak, ya da başka bir tıbbi hastalık nedeniyle de ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle, tıbbi bir nedene bağlı depresyonu ayırt edebilmek için öncelikle bir hekim kontrolü yapılmalıdır.
Depresyona yol açan faktör ne olursa olsun, aşağıdaki belirtilerden en az beşini iki hafta ya da daha fazla bir süredir kendinizde gözlemliyorsanız, “depresyon” yaşıyor olabilirsiniz:
-
Önceden keyif aldığınız aktivitelere karşı ilginiz belirgin biçimde azalmışsa ya da bunlardan eskisi gibi zevk alamıyorsanız,
-
Hemen her gün üzüntülü, kederli hissediyorsanız,
-
Uykuya dalmakta zorlanıyorsanız ya da aşırı uyuma ihtiyacı hissediyorsanız,
-
İştahınızda belirgin bir artış ya da azalma oluyorsa,
-
Zamanınızın çoğunda bir enerji kaybı, yorgunluk-bitkinlik hissediyorsanız,
-
Hareketlerinizde bir yavaşlama ya da huzursuzluk hissediyorsanız,
-
Konsantrasyon güçlüğü, karar vermede zorlanma yaşıyorsanız,
-
Kendinizi değersiz ya da suçlu hissediyorsanız,
-
Ölüm ya da intihar düşünceniz varsa…
Eğer depresyondaysanız, enerjinizin ve umutlarınızın tükendiğini hissedersiniz, bu nedenle, bu durumdan kurtulabilmek - içinde bulunduğunuz duygu durum nedeniyle - imkansız dahi gelebilir! Fakat, daha iyi hissedebilmeniz mümkündür!
Unutmamalısınız ki, depresyon tedavi edilebilir bir bozukluktur. Önemli olan, doğru ve etkin bir tedavinin alınmasıdır. Uzman klinik psikologlar ve psikiyatri uzmanları bu konuda başvurabileceğiniz kişilerdir. Psikoterapi seanslarında kendinizi, çevrenizi ve geleceği çevreleyen sis bulutlarından kurtulabilir, daha iyi hissedebilme yolunda, güvenle ilerleyebilirsiniz. Hafif ve orta dereceli depresyon, büyük ölçüde psikoterapi ile tedavi edilebilirken, ileri düzeydeki depresyon için ilaç desteği ve psikiyatrik takip gereklidir.
Uzman yardımının yanı sıra, ben şimdi, hemen neler yapabilirim diye soruyorsanız, aşağıda, kendi kendinize uygulayabileceğiniz bazı baş etme yöntem önerilerimi okuyabilir ve etkin bir tedavi alma konusunda ilk adımları atabilirsiniz:
-
Depresif durumdan çıkabilmek için, daha mutlu hissettiğiniz günlerdeki gibi düşünmeye ve davranmaya başlamanız gerekir. Olumsuz düşünme-Olumsuz Davranma-Olumsuz hissetme kısır döngüsünü kırabilirsiniz. İlk başlarda zorlansanız da, olumlu düşünerek ve hareketinizi artırarak, bir süre sonra daha olumlu da hissetmeye başlayabilirsiniz.
-
Gün boyunca nasıl hissettiğinizi not alın, böylelikle haftanın değerlendirmesini yapabilir; örneğin, günün hangi saatinde, ne yaparken, neredeyken daha olumsuz duygular yaşadığınızın farkına varabilirsiniz.
-
Kendinizi daha iyi hissettiğiniz zamanlarda, neler yaptığınızı not alın (ör: bir arkadaşınızla görüşmek, gezinti yapmak,..) ve bunları daha sık yapın.
-
Kendinizi kederli, üzgün hissettiğinizde, kendinize neler söylediğinizi, kendinizle nasıl konuştuğunuzu not almaya çalışın. Sözgelimi, kendinizi “değersiz” hissediyorsanız, kendi kendinize sorun: “Bunun doğru olduğuna dair ne gibi kanıtlarım var? Bunun gerçek olmadığına dair ne gibi kanıtlarım var? Aynısını bir arkadaşım söyleseydi, ona ne derdim?” . Sonrasında ise cevaplarınızı yazın.
Bu noktada, depresyonda yaşanan bir kısır döngüyü ufak bir not olarak belirtmek isterim: Olumsuz düşünceàOlumsuz duyguàOlumsuz davranış döngüsü: Depresyonu devam ettiren kısır döngü önce kendinizle ilgili olumsuz değerlendirmeler yapmanızla başlar ve sonrasında da olumsuz duygular hissedersiniz. Bu örnekteki gibi, kendinizi “değersiz” olarak nitelendirirseniz, bunun sonucunda kendinize dönük olumlu duygular beslemeniz oldukça düşük bir olasılıktır! Bunun yerine, kendinizi kötü, kederli, çökkün hissettiğinizde ise, içinize kapanma, kendi kabuğunuza çekilme olasılığınız artar. İçinize kapanmanız, bu kez kendinizle ilgili olumsuz değerlendirmelerinizi pekiştirir, ve bu kısır döngü sürer gider.
-
Evi toplamak, yemek hazırlamak gibi rutin aktiviteleri de içeren, sizi çok zorlamayacak günlük planlar yapın. Birdenbire birçok aktivitede bulunmak yerine, aktivite sayısını ve süresini yavaş yavaş artırın. Tamamladığınız her aktiviteyi bir “başarı” olarak değerlendirin ve yanına bir * koyun.
· Bedensel aktiviteler bu süreçte en büyük yardımcılarınızdan olacaktır. En basit yürüyüşün bile depresyon tedavisinde çok büyük bir yardımcı unsur olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar mevcuttur. Hareket etmek size zor gelse de, mutlu hissedebileceğiniz günleri tekrar kazanabilme düşüncesi sizi motive etsin.
· Biraz hareketli olmanın yanı sıra, sağlıklı beslenmenin depresyonla baş etmede önemi oldukça büyüktür. İngilizcedeki “You are what you eat” (“Yedikleriniz sizi simgeler, temsil eder”) deyimine kulak verebilir, dengeli, sağlıklı beslenmenin ruhsal durumunuzu olumlu etkileyeceğini kendinize hatırlatabilirsiniz.
· Kendi kendinize, kulaktan dolma bilgilerle, ya da eş-dost tavsiyesiyle antidepresan ilaçlar almayın.
· Ufak da olsa her başardığınız şey için kendinizi takdir edin. Örneğin buradaki önerilerden bazılarını uyguladığınızda, kendinizi biraz daha iyi hissetmeye başladığınızda, kendinize “Bunu başardın!” diyebilin. Bir uzman yardımı almayı düşünmek ve bu konuda somut adım atmak bile bir gelişmedir, bunları göz ardı etmeyin..İyileşmek yavaş yavaş, ufak adımlarla olur.
Sosyal izolasyon nereye kadar sağlıklı?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Yıllar boyunca kalabalıklar içinde yalnız olmayı, tek başınalığı, sosyal izolasyonu Batı toplumlarına, özellikle Amerikan toplumuna ait bir özellik olarak benimsedik. Onların aile değerleri zayıftı, bizimki ise yüksek; onların destek alıp konuşabilecekleri kimseleri yoktu, biz ise çevremizdeki herkese derdimizi anlatabiliyorduk; onlar huzursuzdu, biz ise huzurluyduk…Bir başka deyişle, bizler birbirine daha kenetlenmiş, daha sıcak, daha samimi bir toplumduk “onlar”a kıyasla.
Ancak şimdilerde, bu durumun en azından büyük kentlerde değişmeye başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Uzun iş saatleri, iş yaşamının getirdiği stres faktörü, çok fazla sorumluluk taşımak ve limitlerin üzerine çıkmak, kişilerin çok fazla yorulmasına, yıpranmasına yol açıyor. Bu da, iş dışındaki zamanı mümkün olduğu kadar kendimize dönük geçirme ihtiyacını beraberinde getiriyor.
İnsanoğlunun antropolojik gelişimine baktığımızda, avcı topluluklarda herkesin 100-150 kişiyle bir arada, yaşadığını görmekteyken, 2000li yıllarda ise yalnız yaşayan, evini, dış dünyanın olumsuzluklarından uzaklaşabildikleri bir sığınak olarak gören kişilerin sayısının giderek arttığını gözlemleyebiliyoruz.. Metropollerdeki tüketim alışkanlıklarına baktığımızda ise, bu sığınakların bir nevi “kale” olduğunu da fark ediyoruz: Her türlü konforun önem kazandığı, en iyi bilgisayarların, en büyük ekranlı TVlerin, en güçlü ses çıkaran ev sinema sistemlerinin, en büyük kotalı internet bağlantılarının, çocukların ve içindeki çocuğa kulak veren yetişkinlerin vazgeçemediği oyun konsollarının ve buna benzer türlü keyif araçlarına bağlı bir yaşam alanı…Artık hangi cep telefonunun bizi daha başarılı “izole edeceği”ne göre alışverişlerimizi yapıyoruz: Daha rahat e-mail almak ve göndermek mi, yoksa internette daha rahat surf yapmak mı?!
Ruh sağlığımızı korumak için aslında bir dengeye ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, bu çok da yanlış bir eğilim değil belki de. Yaşamın içindeki yoğunluk ve karmaşaya karşılık sessizliğimize ve iç dünyamıza kulak vermek..Salt keyif için, kendi içimizdeki o hedonist varlığı şımartmak..Ancak bu dengenin içine sosyalliğimizi katmadığımızda, yaşamımız artık tek-yönlü ve kendine dönük bir hal almaya başladığında, bu durum artık bize zarar getirmeye başlayabiliyor. Ünlü sosyolog Robert Putnam kitabı Bowling Alone’da, kendi boş zamanınıza ayırdığınız fazladan 10 dakikanın, sosyal bağlarınızı %10 oranında azalttığını belirtiyor. Sosyal yanımızı, neşemizi ve hüznümüzü paylaşmayı yaşamımızda en aza indirmeye başladığımızda ise, bunun bedelini, psikolojik bozukluklar yaşamakla ödeyebiliyoruz . Örneğin, yalnız yaşayan biriyseniz, ve yaşam döngünüz iş-ev-iş-ev olmuşsa, sosyal olarak kendi içinizde, kalenizde yaşamak sizin için tek “doyum” noktası haline gelmişse, depresyon, duygusal yeme sendromu, uyku sorunları gibi çeşitli psikolojik sıkıntılara davetiye çıkarıyor olabileceğinizi hatırlamanızda yarar var.
Sizin yaşamınızdaki dengeleriniz nasıl?
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz

