Bir ömür boyu süren ilişkiler için..
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 03 Ağustos 2011
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Evliliklerde çiftlerin kendilerini birbirlerine ne kadar yakın hissettikleri ve ne kadar bağlı oldukları bir evliliğin uzun süre devam etmesindeki en önemli unsurlardır. Güçlü bir iletişim, çatışmaları yapıcı bir biçimde çözümleme becerileri, ortak paylaşımların, değerlerin varlığı, iki taraf için de tatmin edici bir duygusal yakınlığın bulunması, iyi bir evliliğin temel taşlarıdır. Yapılan bilimsel araştırmalar, maddi olarak iniş-çıkış yaşamayan, çiftlerin geldikleri öz aileleriyle de olumlu ilişkilerinin olmasının da evliliklerin uzun ve mutlu bir şekilde sürmesi ile ilintili olduğunu gösteriyor.
Başarısızlıkla sonuçlanan evliliklere baktığımızda, erken yaşlarda (20li yaşların başları ya da daha erken) yapılan evliliklerin bir risk faktörü olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Erken yaşlarda fiziksel beğeni, aşk gibi kavramlara bağlı olarak evlenme kararı alınabiliyor, ki salt beğeni ve çekicilik gibi özelliklerin iyi ve uzun süreli bir evlilik için yeterli olduğunu söylemek bir hayli güç. Daha ileriki yaşlarda yapılan evliliklerde ise kişiler, kendilerinin ve bir ilişkiden beklentilerinin daha net farkında olmaları durumunda daha sağlıklı kararlar verebiliyor.
Evlilik kararı almada acele etmemek de sağlıklı bir beraberlik için önemli bir unsurdur. Tanıştıktan kısa bir süre sonra (örneğin 4-5 ayda) evlenme kararı alan kişilerin birbirlerini henüz yeterince tanıyamamalarından kaynaklanan sorunlar yaşamaları yüksek bir olasılıktır. Birlikte sorun yaşadıkları zaman nasıl ele alabileceklerini bilemeyen, birbirlerinin farklı yönlerini evlilik içinde yeni gören çiftler pek çok çatışmalı duyguyu bir arada yaşayabilir. Bunun sonucunda, alınan evlilik kararı da daha çok sorgulanır.
Beraberliklerde zıt kutupların birbirini çektiği epey yaygın bir yanlış inanıştır. İlk başta kişilerin kendilerinden farklı buldukları karşı cinse dönük bir ilgi ve merakları olur elbette, ancak kendilerine daha çok benzeyen kişilerle kurulan ilişkilerin daha uzun sürdüğü de bilinen bir gerçektir. Yapılan çalışmalar, ilgi alanları, değerler, kişilik özellikleri, tutum, eğitim durumu gibi faktörler açısından benzerlikler gösteren çiftlerin daha mutlu ve uzun süren beraberlikleri olduğunu göstermektedir.
İyi ve kaliteli bir iletişim başarılı bir evliliğin “olmazsa olmazı”dır. İletişim problemleri yaşayan çiftlerin bu anlamda sorun yaşamayan çiftlere kıyasla boşanma oranları daha yüksektir. Sürekli haklıyı haksızı aramak üzerine yapılan tartışmalar; yargılayıcı, eleştirel, duyguları hiçe sayan konuşma biçimi, olumsuz sıfatlarla yapılan hitaplar şüphesiz ki çiftleri birbirlerinden git gide uzaklaştıracaktır.
Bizim de psikoterapist olarak ilişki ve evlilik terapilerinde en çok üzerinde durduğumuz, odaklandığımız konulardan biri de çiftler arasındaki iletişimi geliştirmektir. Evliliklerde ufak tefek gündelik sorunların ele alınması çok gerekli olmamakla beraber, eğer belli sorunlar tekrar tekrar yaşanıyor, ancak çözümlenemiyorsa, ya da kişiler için önem teşkil eden konular bir türlü konuşulamıyorsa, bunların açık bir şekilde konuşulup, ele alınması gerekir. Çiftlerin düştüğü en büyük yanılgı “Ben söylemeden eşim beni anlasın” düşüncesidir. Söz konusu 20 yıllık bir beraberlik dahi olsa, partnerlerin birbirlerinin düşüncelerini, ihtiyaçlarını, isteklerini otomatik olarak bilmesi beklenmemelidir. Yetersiz bir iletişim yanlış anlaşılmalara yol açar, bu da gereksiz çatışmalara neden olur. Bu şekilde yaşanan iletişim sorunları zaman içinde çiftlerin birbirlerinden duygusal açıdan uzaklaşmalarıyla sonuçlanır.
Mutlu ve uzun süreli ilişkiler kurmanız dileğiyle..
Uzman Psikolog İlknur Yılmaz
KADINLARDA DEPRESYON
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 30 Haziran 2010
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Yaşam duygusal açıdan pek çok iniş çıkışlarla doludur. Ancak, bu inişler uzun sureli olduğunda ve yaşantınıza buyuk olcude bir darbe vurdugunda depresyon kapida olabilir. Depresyon duygularinizi, dusuncelerinizi, bedeninizi ve davranislarinizi etkileyen bir bozukluktur. Depresyon her ne kadar hem kadinlar, hem de erkeklerde gorulebilse de, kadinlarda iki kat fazla rastlanabilmektedir. Arastirmacilar bu durumu, kadinlara ozgu bazi ozel biyolojik, hormonal, psikososyal durumlara bagliyor.
DEPRESYONA ZEMIN HAZIRLAYAN HORMONAL FAKTORLER
Kadinlar, ozellikle adet oncesi, gebelik, gebelik sonrasi ve menapoz gibi donemlerde depresyona daha egilimli olabilmektedir.
Adet oncesi gerginlik – Kadinlarda, yumurtlama dongusundeki hormonal dalgalanmalar, “adet oncesi gerginlik” adi verilen sendroma yol acabilmektedir. Bu sendromun baslica belirtileri gerginlik, siskinlik, kaygi, cabuk sinirlenme, duygusal hassasiyet ve yorgunluktur. Bir cok kadin bu donemi hafif bicimde atlatirken, bazi kadinlarda bi belirtiler, yasantilarinda pek cok seyi (or: calisma hayatlarini, iliskilerini, icsel dunyalarini) bozacak boyutta olabilmektedir. Boyle bir durumda, bir uzman destegine gereksinim duyulabilmektedir.
Gebelik ve infertilite (kisirlik) – Gebelik suresince meydana gelen pek cok hormonal degisiklik, ozellikle riskli gebeligi olan kadinlarda ,depresyon icin bir risk faktoru olabilmektedir. Dusukler, istenmeyen gebelikler ve kisirlik da, gebelikle iliskili depresyona zemin hazirlayan diger durumlardir.
Postpartum depresyon – Yeni anne olmus kadinlarin bir cogu “annelik huznu” yasayabilir. Bu, bir kac haftada azalarak kaybolan normal bir reakiyondur. Ancak, bazi kadinlarda bu durum kuvvetli ve uzun sureli bir depresyona donusebilir. Bu duruma “postpartum (dogum sonrasi) depresyon” adi verilir. Postpartum depresyon onemli olcude hormonal dalgalanmalar neticesinde ortaya cikan bir tablodur.
Menapoz oncesi donem – Kadinlar, hormonlarinin hizla inis cikis yasadigi menapozdan bir onceki bu asamada depresyon acisindan riskli bir konumda olabilirler. Ozellikle daha once depresyon gecirmis kadinlar menapoz sirasinda da tekrar depresyon gecirebilir, bu konuda dikkatli olmalidirlar.
DEPRESYONA ZEMIN HAZIRLAYAN PSIKOSOSYAL FATORLER
Kadinlardaki depresyon oranini artiran bir baska unsur ise sosyallesme surecinin kadin ve erkek icin farkli ilerlemesi ve farkli sosyal kimliklerin, rollerin benimsenmesidir. Anne-babalarin cocuklarini cinsiyetlerine gore farkli bicimlerde yetistrmeleri sonucu, kadinlarda sorunlari icsellestirme (kaygi ve depreyon), erkeklerde ise dissallastirma egilimi ortaya cikablmektedir.
Farkli sekilerde sosyallesmenin bir yansimasini da kadinlarin ve erkeklerin onceliklerinde ve odak noktalarinda gorebiliriz. Kadinlar, iliskilerine, eslerine ve ailelerine odaklanip onlari oncelikli tutarlarken, erkekler is dunyasindaki basarilarini oncelikli tutup, ozguvenlerini islerindeki basarilari sonucu guclendirir. Bu baglamda, iliskilerinde, evliliklerinde mutsuz olan, sorunlarina cozum bulamayan, destek sistemi zayif olan kadinlarin depresyon yasamalari daha yuksek bir olasiliktir.
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 21 Nisan 2010
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
OBSESIF KOMPULSIF BOZUKLUK (OKB)
Herkesin zaman zaman rahatsizlik yaratan, zihninden atamadigi kaygili dusunceleri olmakla beraber, kisinin zihnini ele geciren, beynine hukmeden, tekrar tekrar beliren davetsiz dusunceler, durtuler oldugunda bu durum bir obsesyon olabilir. Obsesif kompulsif bozuklugu (OKB) olan kisiler genellikle obsesyonlarin kendi zihinlerinin bir urunu oldugunu bilir ancak bunu ne kontrol edebilirler, ne de bundan kurtulabilirler.
OKBsi olanlar obsesyonlarini siklikla belli bazi rituellere (tekrarlayici davranislar) basvurarak azaltmaya, baskilamaya calisir. Bu ritiuelleri gerceklestirmeye kendilerini adeta mecbur hisseder ve bunlari bazen saatlerce surdurdukleri de olur. Rituller devreye girmisse bu durum kompulsiyon adini alir. Kiside hem obsesyon, hem de kompulsiyon mevcut ise ve bu durum kisinin yasamini zorlastiriyorsa obsesif kompulsif bozukluk tanisini koymak mumkundur.
OKB her 40 kisiden birinde gorulebilen bir kaygi bozuklugudur. Kadinlar ve erkeklerin esit oranda etkilendikleri saptanmistir. OKBsi olan kisilerin yaklasik uce ikisinin, ergenlik ve erken eriskinlik donemlerinde bu bozuklugu gecirmeye basladiklari da bilinmektedir.
OKB’nin belirtileri nelerdir?
OKBnin baslica belirtileri kisinin yasamini ….tekrarlayan obsesyon ve kompulsiyonlardir. Bu belirtiler:
- Gunde bir saatten daha fazla surebilir ya da
- Ciddi boyutta sikintiya ve yasamin degisik boyutlarinda bozulmaya neden olur.
OKBsi olan kisiler obsesyon ve kompulsiyonlarinin asiri ve mantiksiz oldugunun farkindadir ve bu durumlarindan genellikle utanir.
En sik gorulen obsesyonlar nelerdir?
- Kirlenme korkusu (kir, mikrop, vucut sivilari ya da hastaliklar)
- Tekrarlayan supheler (or: ocagin kapatilip kapatilmadigina dair)
- Kesinlige ve duzene odaklanma
- Dini konularla fazla mesgul olup, ayip ve gunah dusuncelere sahip olma korkusu
- Kendine ya da baskalarina zarar verme korkusu
- Kalabalik yerlerde mustehcen cumlelerin agizda cikmasina dair korku
- Yasak ya da istenmeyen cinsel dusunceler, goruntuler ya da durtuler.
En sik gorulen kompulsiyonlar nelerdir?
- Temizleme/yikama (Or: elleri asiri yikamak, evdeki esyalari asiri temizlemek)
- Kontrol etmek (Or: is yerinde uzerinde calisilan bir isi hatalara yonelik tekrar tekrar kontrol etmek)
- Duzenleme (Or: herseyin belli bir duzende oldugundan emin olmak)
- Biriktirme (Kagit, dergi, sise, cop gibi gereksiz seyleri toplamak, biriktirmek)
- Zihinsel ritueller (Sayi saymak, kelimeleri tekrar etmek gibi)
Tedavi
Obsesif Kompulsif Bozuklugun tedavisinde genellikle bilissel-davranisci terapi, bozuklugun derecesine gore ilac tedavisi de eklenerek uygulanir. Uzman psikologlar ve pskiyatristler terapi icin yetkilidir. OKBnin hizli bir tedavisi yoktur ama zamanla ve ozellikle de konusunda yetkin bir terapistle adim adim, obsesyon ve kompulsiyonlar uzerinde kontrol saglanarak bir terapi sureci dahilinde calisilirsa, iyilesme mumkundur. Psikoterapi ile birlikte, ayni zamanda belirtilerin tekrarlanmasinin da onune gecilebilir, uzun donem koruyuculuk saglanabilir.
Uyku sorunlarının arkasındaki olumsuz düşünceler
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Aralık 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Eğer bir aydan fazla bir süredir uykuyla ilgili sorunlarınız varsa, örneğin uykuya dalmakta zorlanıyorsanız, gece boyunca uyanma-uyuma-uyanma şeklinde bir döngünüz varsa, çok erken uyanıyor ve tekrar uyuyamıyorsanız ya da yetersiz bir uyku kaliteniz varsa, bir uyku bozukluğu yaşıyor olabilirsiniz.
Uyku sorunları özellikle günümüzün zorlu yaşam koşullarında en yaygın görülen sorunlardan biri olmakla beraber, depresyon, yaygınlaşmış kaygı bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu gibi başka bir rahatsızlığın bir parçası olarak görülüyorsa spesifik bir tedaviyi de gerektirir.
Uyku bozuklukları stres ya da başka nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilse de, devam etmesini sağlayan genellikle başka faktörler vardır. Uykuya ve uykunuzu almaya yönelik olumsuz düşünceleriniz varsa, büyük bir olasılıkla şu şekilde bir kısır döngü yaşayabilirsiniz:
Genellikle stres, yoğun bir ağrı ya da başka bir nedene dayanan bir uyku probleminiz başlar, sonrasında şekerleme ile uykunuzu almaya çalışarak, ya da yatakta sürekli dönerek uyumaya çalışarak uyku düzeninizi daha çok bozarsınız. Sonrasında ise bu durum zihninizde olumsuz düşünceler doğurur. Örneğin, “Şimdi uyuyup uykumu almazsam ertesi gün hiçbir işimi yapamayacağım”, ya da, “Mutlaka 8 saat uyumalıyım” gibi düşünceler kendini gösterir ve siz bu düşüncelere odaklanırsınız. Bu odaklanma ise size şüphesiz daha çok kaygı yaşatır ve uyuyamamak sizi iyiden iyiye gerilime sokar. Bu kaygı ve gerilim ise daha fazla uykusuzluğa neden olur ve bu tablo yine başa döner, kısır döngü aynı şekilde devam eder.
Bu tabloda anahtar ve kilit nokta uykusuzluğunuza yüklediğiniz anlamlar ve uykusuzluktan çıkardığınız sonuçlardır, ki bu düşünceleriniz bu kısır döngüyü sağlamlaştırır.
Uykusuzluğa ilişkin olumsuz düşünce tarzları
1) Uyku sorununun anlamı ve nedeni üzerine en kötüsünü düşünmek: Örneğin, “Geçtiğimiz hafta hiç iyi uyuyamadım, artık uyku düzenim tamamen bozuldu, bir daha da zor düzelir!” şeklinde düşünen birisi, “Geçtiğimiz hafta hiç iyi uyuyamadım, beni strese sokan şeyleri tespit edip, bir şeyler yapmalıyım” şeklinde düşünen birisine kıyasla çok daha sıkıntılı olacaktır.
2)Her şeyi uykusuzluğa yüklemek bir başka yaygın düşünce tuzağıdır. Uykusuzluk, konsantrasyonu, hafızayı ve iş performansını olumsuz etkileyebilir ama bu sorunların tek nedeni de değildir! İnsomnia yaşayanlar o gün ters giden her şeyin tek sorumlusu olarak uykusuzluğu görürler.
3)Gerçekçi olmayan beklentiler: İdeal uyku süresine dair katı bir düşünce benimsemek de uykusuzluk problemine olumsuz katkıda bulunan bir durumdur. Bazı kişiler günde 8 saat uyumadıkları takdirde bir sonraki günün çok kötü geçeceğinden adeta emindir! Aslında herkesin ihtiyacı olan uyku süresi farklıdır ve uyku süresiyle ilgili kesin ve katı hedefler, kurallar koymak performans kaygısı yaratarak uykuya dalmayı güçleştirir.
4)Yardımcı olmayan düşünce tarzları: Abartılı düşünme, siyah-beyaz şeklinde yani iki kutuplarda düşünme, aşırı genelleme yapma, algıda seçicilik gibi düşünce biçimleri de uyku sorunlarının devam etmesinde rol sahibidir. Örneğin, uyku sorunu yaşayan kişiler yetersiz uyudukları zamanları çok net hatırlarken, iyi uyudukları zamanları pek hatırlamazlar, yani algıda seçicilik yaparlar. Bir başka örnek olarak da, uykularını ya “mükemmeldi” ya da “korkunçtu” şeklinde tanımlamalarından söz edilebilir, ki bu da siyah-beyaz şeklinde düşünceye örnektir; oysa ki, çoğu zaman orta dereceli bir uyku değerlendirmesi de söz konusu olabilmelidir.
Bu olumsuz düşünceler nedeniyle uyku sorununuz bir türlü düzelmiyorsa bunları tespit edip, yerlerine daha işlevsel ve gerçekçi düşünceleri benimseme yoluna gidebilirsiniz. Unutmayın ki, olumsuz düşünceler ve muhakeme hataları devam ettiği takdirde, gerginlik, endişe, kızgınlık gibi duygular sizi daha çok yorabilir ve yaşam kaliteniz daha çok bozulabilir. Bunun tersine, uykunuzla ilgili benimsediğiniz her sağlıklı düşünce, sağlıklı bir uykunun ve dolayısıyla yaşam kalitenizin önemli bir parçası haline gelir.
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
Girişken İletişimin Önemi
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 28 Ekim 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Girişkenlik, kendi fikirlerinizi, bakış açınızı, karşınızdakilerin hakkına da saygı göstererek ifade edebilmenizdir. Toplumumuzda pek çok kişi, değişik nedenlere bağlı olarak girişken olmaktan kaçınır. “Ayıp olur”, “Başkası üzülür, bozulur, kırılır..” ya da “Uyumlu olayım” gibi aslında gerçekçi olmayan düşüncelerle kendisini baskılayan kişilerin sayısı bir hayli fazladır. Oysa ki, kendi duygularınız ve ihtiyaçlarınızla temas içinde olmanız, onları önemsemeniz, onlara sırtınızı çevirmemeniz, psikolojik olarak da sağlıklı olmanızı sağlar. Girişken bir şekilde iletişim kurabilmekle pek çok şeyi kazanmış olursunuz. En başta kendi düşüncelerinize, inançlarınıza sahip çıkarak kendinizi değerli kılar, daha özgüven sahibi olursunuz. Aynı zamanda, kızgınlık, üzüntü gibi olumsuz duygularınızı uygun biçimde paylaştığınızda iç çatışmalarınızın birikmesini önleyebilir, kızgınlığınızla daha iyi kontrol edebilir, ihtiyaçlarınızın daha iyi karşılanmasını sağlayabilir, çevrenizdekilerle daha sağlam ve samimi ilişkiler kurabilirsiniz.
Kendi isteklerinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade etme noktasında gidebileceğiniz üç farklı yol vardır:
1- Pasif kalmak (Edilgenlik)
2- Agresif (saldırgan) olmak
3- Girişken olmak
Pasif iletişim:
Kendi fikirlerinizin önemsenmeyeceğini düşündüğünüz için ya da herkesi memnun etmeye çalışma, huzurun bozulmamasını sağlama gibi nedenlere bağlı olarak, kendinizi ortaya koymamanız, ifade etmemenizdir.
Bu iletişimde bulunarak:
- Kendi ihtiyaçlarınızı başkalarının ihtiyaçlarının arkasına koymuş olursunuz.
- Başkalarının sizi fark etmesini, tanımasını engellemiş olursunuz.
- Genellikle sessiz kalmayı ya da ürkek bi ses tonuyla konuşmayı, yere ya da tavana bakmayı tercih ederek kendinizi geri planda tutmuş olursunuz.
- Kendi fikirlerinizi, “Gerçi benim için önemli değil..,” “Senin için gerçekten fark etmeyecekse” gibi ifadelerle geçiştirebilirsiniz.
Pasif iletişim özgüveninize olduğu kadar başkalarıyla olan ilişkilerinize de zarar verebilir. Bu şekilde iletişim kurduğunuzda, çevrenizdekilerin sizi ve ihtiyaçlarınızı görmezden gelme olasılıkları bir hayli yüksek olacağından, bu durum sizin incinmenize ya da size daha iyi davranmadıkları için onlara kızgınlık duymanıza yol açabilir.
Birçok kişi girişkenliği agresif (saldırgan) olmakla karıştırır, oysa, bu iki davranış tarzı birbirinden oldukça farklıdır.
Saldırgan iletişim, kendi ihtiyaçlarınızı ve fikirlerinizi kabul etmeleri için karşınızdakini zorlamak demektir. Bu iletişimde:
- Sadece sizin ihtiyaçlarınız önemlidir.
- Anlaşma ve uzlaşma yoktur.
- İlişkileriniz zarar görür.
- Bağırıp çağırmaya ya da fiziksel güç uygulamaya doğru bir eğilim vardır.
- Özgüveniniz zedelenebilir.
Buna karşılık, girişken iletişim, kendi ihtiyaçlarınızı ve fikirlerinizi net bir biçimde, ama saygı çerçevesinde ifade etmeniz anlamına gelir. Bu iletişimde:
- Karşınızdakine saygılı davranırsınız.
- Kendinizin olduğu kadar, karşınızdakinin de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurursunuz.
- Uzlaşmaya çalışma çabası vardır.
- Daha güçlü, sağlam ilişkileriniz olur.
- Kendinizi ifade ederken net, açık bir dil kullanırsınız.
- Özgüveniniz pekişir.
Bir başka deyişle, girişkenliği, agresiflik ve pasiflik arasındaki bir denge noktası olarak görebilirsiniz.
Girişkin iletişim kurabilmeye yönelik ipuçları:
- Kendi bakış açınızı ya da taleplerinizi net biçimde ifade etmeye çalışın.
- Nasıl hissettiğinizi karşınızdakine aktarırken, mümkün olduğu kadar “Ben dili” kullanmaya çalışın. Örneğin, eşinizden etrafı düzenli tutmak için yardım istediğinizde, “Çok dağınıksın, hep böylesin zaten, düşüncesizsin!” gibi suçlayıcı ve etiketleyici bir cümle kurmak yerine, “Etrafı dağınık bırakman, bu konuda hiçbir şey yapmaman beni çok üzüyor (gerilime sokuyor), her gün, her yeri ben toplamak istemiyorum” şeklinde bir cümle ile kendinize dönük hisleriniz ve taleplerinizi dile getirmiş olursunuz.
- Kendi hislerinizi ve düşüncelerinizi samimi biçimde dile getirirken, karşınızdakini de dinlemeyi unutmayın.
- Ses tonunuza ve yüksekliğine dikkat edin. Girişken iletişimde, ne söylediğiniz kadar, nasıl söylediğiniz de oldukça önemlidir.
- Beden dilinizin söylediklerinizle uyumlu olmasına dikkat edin. Karşınızdakiyle göz kontağı kurmak, yüzünüzü ve bedeninizi rahat bir konumda tutarak söylemek istediklerinizi söyleyebilirsiniz.
- Girişkenliği bir beceri kazanmak gibi görün, gündelik hayatınızda sık sık bu konu üzerinde denemeler yapın ve otomatik hale gelmesi için kendinize zaman tanıyın. Attığınız her olumlu adım için kendinizi tebrik edebilirsiniz.
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
Duygusal yeme sendromu nedir, nasıl başedilir?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 11 Eylül 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Obezite artık sadece Amerika’nın problemi olmaktan çıkıp, bizim ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülkenin problemi olmaya başlamışken, biz ruh sağlığı uzmanları da, bu sağlık probleminin psikolojik boyutlarını inceliyor ve araştırıyoruz. Fazla kiloların arka planına baktığımızda ise, tıbbi nedenlerin yanı sıra, psikolojik nedenlerin de oldukça önemli bir rol oynadığını net bir biçimde görebiliyoruz. Duygusal yeme sendromu, işte bu psikolojik nedenlerin vücut bulduğu en belirgin sendrom olarak karşımıza çıkıyor.
Duygusal yeme nedir?
Eski çağlarda, insanlar acıktıklarında karınlarını doyurmak için yerlermiş ve zaten işlerinin büyük bir kısmı bedensel olarak çalışmayı da gerektirdiği için yediklerinin kalorisini büyük ölçüde yakarlarmış. Ancak, dünyanın gelişmesiyle ve tüketim seçeneklerinin zenginleşmeye başlamasıyla “yemek” artık sadece açlığı doyurmak için değil, keyif almak için de gerçekleştirilen bir davranış olmaya başladı. Hepimiz gündelik yaşamımızda, zaman zaman, sadece tadını sevdiğimiz için, keyif almak için tabii ki bir şeyler yiyebiliriz. Ancak, bunun sıklığı artmaya başlamışsa ve üzüntü, stres, öfke gibi olumsuz duyguları her hissedişinizde kendinizi buzdolabının önünde, özellikle de hemen tüketebileceğiniz şekerli, yağlı, unlu yiyeceklere elinizi uzatırken buluyorsanız, duygusal yeme atakları yaşıyor olabilirsiniz.
Duygusal yeme davranışında kişiyi yemeye yönlendiren şey aslında “açlık” değil, “çözümlenemeyen duygulardır”. Açlık yavaş yavaş gelişir ve midede hissedilir, buna karşılık, duygusal yeme atağı aniden meydana gelir ve özellikle ağızda, “bir şeyler yeme isteği” olarak kendini gösterir.
Duygusal yeme eğilimi olan kişiler baş edemedikleri olumsuz duygularının neticesinde hemen bir şeyler atıştırarak, kendilerini o an için rahatlatırlar. Ancak, çoğu zaman farkına vararak, keyfini çıkararak yenmez bu atıştırmalıklar, tam tersine bir de bakılır ki koskoca bir paket cips bitivermiş, ya da en büyük boy çikolata paketinden geriye bir şey kalmamış! Sorunlarıyla direkt bir biçimde yüzleşmeyen, sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışmayan bu kişilerin yedikleri, adeta bir ağrı kesici görevi görür, ama her ağrı kesici gibi etkileri sadece kısa bir süre içindir! Bir sonraki sıkıntı verici ve baş etmesi güç duyguda, bu kişiler kendilerini tekrar yemekle teskin etmeye çalışır ve bu böyle sürer gider. Duygusal yeme eğilimi olan kişiler, artık bir süre sonra fazla kilolu kişiler haline gelir ve ondan sonraki süreçte baş etmeleri gereken şeyler bir değil birkaç tane olur: İlk etapta kendini gösteren duygular (stres, üzüntü, can sıkıntısı, kzıgınlık vb.) ve yedikten sonra hissedilen pişmanlık, suçluluk, başarısızlık düşünceleri..Bu durum tam bir kısır döngüye dönüşüp, yıllar boyu devam edebilir.
Duygusal yemeyi nasıl durdurabilirsiniz?
Bu bilgiler ışığında, duygusal yeme ataklarınız olduğunu düşünüyorsanız, çevrenizin desteğini de alarak, ilk olarak kendi kendinize yardım etmeyi deneyebilirsiniz. Sağlıklı baş etme becerisini kazanmaya doğru ilk adım, yeme isteğiniz belirdiğinde, duygularınızı ve yaşadıklarınızı isimlendirerek durumu tanımlamanız ve farkındalık kazanmanızdır. Örneğin, “Şu an aç değilim, üzgün olduğum için yemek istiyorum, ama şimdi yersem bu sadece geçici bir çözüm olacak, sonrasında çok daha kötü hissedeceğim” gibi bir cümleyi tekrar ettikten sonra, sizi rahatlatacak ya da dikkatinizi dağıtacak aktivitelerde bulunabilirsiniz: Yakın bir arkadaşınızı arayabilir, bilgisayarda sizi oyalayacak sayfalarda dolaşabilir, TV’ye bakabilir, nefes egzersizleri yapabilirsiniz. Bu örnekler herkes için değişebileceği için, kendi listenizi oluşturabilir ve istediğiniz maddeleri sıkıntınız hafifleyene kadar uygulayabilirsiniz. Ancak, bazı duygusal yeme ataklarının temelinde kronik stres, depresyon, panik atak, yeme bozuklukları gibi psikolojik sorunlar yatabilir ve kendi kendinize yardım etme girişimleriniz büyük olasılıkla yeterli olmayabilir. Bu tür durumlarda, konusunda uzman bir psikoloğun yardımına başvurmanız, tıbbi destek almanız gerekiyor ise bir psikiyatri uzmanı ile görüşmeniz, sıkıntılarınızı etkili biçimde çözümlemenizde size yardımcı olacaktır.
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
Özgüvenin önemi ve geliştirilmesi için ipuçları
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 17 Ağustos 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Özgüven, kendiniz hakkında nasıl düşündüğünüz ve kendinizi ne kadar değerli gördüğünüzdür. Kendi hakkınızda olumsuz konuşmalar yapıyorsanız, kendinizi sürekli eleştiriyor ya da yargılıyor, başarılarınızı küçümseyip, yapamadıklarınızı önemsiyorsanız, özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.
Bir psikolog olarak, çocukluktan itibaren en çok geliştirilmesi gereken unsurlardan birisi olarak görürüm özgüveni. Özellikle ergenlik döneminde, sadece arkadaşlarına uyum göstermek için, “hayır” diyemediği için zararlı alışkanlıklara yönelen, aslında içinden gelmediği gibi davranan pek çok çocuk görmekteyiz. Uyumlu olabilmek çoğu zaman iyidir, sağlıklı bir davranıştır, fakat kendi doğrularına aykırı bir durum olduğunda da “hayır” diyebilmek için sağlam bir özgüven gerekir. Ailelerin bu konuyu önemsemeleri, çocuklarının özgüvenlerini hem sözel, hem de davranışsal olarak beslemeleri, onlara sorumluluk verip, başarılarını takdir etmeleri, “Sen yapamazsın, küçüksün” yerine “Sana inanıyorum, sen bunu yapabilirsin” cümlesini daha sık kurmaları çocukları, ergenleri daha güçlü kılacak, bir karar almaları gerektiğinde kendi fikirlerine ve tutumlarına daha çok değer vermelerini sağlayacaktır.
Özgüvensiz kişilerin özellikleri nelerdir?
Özgüveni yeterince gelişmemiş kişilerin kendileri hakkında kronikleşmiş bolca olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşüncelerini kendi kişiliklerinin değişmez gerçekleri olarak algılar. Bu kişiler kendilerine inanmaz ve bir şeyler ters gittiğinde hep kendilerini suçlar. Sanki olumlu özellikleri hiç yoktur, Yaşamlarında başarılar kazandıklarında, birileri onları övdüklerinde, teşekkür edip, başarılarına sahip çıkmak yerine “Şans yardım etti”, “Çok da önemli bir şey değildi zaten” gibi cümleler kurarlar. Ek olarak, kendilerini ve ihtiyaçlarını savunma konusunda çok zorlanır ya da iletişimlerinde saldırgan bir tutuma bürünebilir.
Özgüveni eksik kişiler geleceğe de çok umutla bakamazlar ve bu nedenle de sıklıkla kaygılı, depresif, suçlu, öfkeli hissedebilir. Bir başka deyişle, özgüven düşüklüğünün kendisi başlı başına bir sorun olmakla beraber, çoğu kez de depresyon, soysal kaygı, yeme bozuklukları gibi psikolojik sorunların ortaya çıkışı açısından bir risk faktörüdür.
Özgüvenli kişilerin özellikleri nelerdir?
Özgüvenli kişiler yaşamlarında yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilir, gerçek potansiyelini daha iyi ortaya koyar, kendisini daha özgür ve huzurlu hisseder. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak, ya da “Ah keşke şunu yapabilseydim, şu kişiye şunu söyleyebilseydim” demek yerine, kendi gerçeklerine sahip çıkan, kendi yaşam haritasını kendince yazan kişilerdir özgüven sahibi kişiler.
Özgüvenimi nasıl geliştirebilirim?
- Eğer çok belirgin bir özgüven sorununuz yoksa, ancak özgüveninizi geliştirmek istiyorsanız, işe olumlu özelliklerinizi liste haline getirmekle başlayabilirsiniz. Bunun için özel bir zaman ayırarak, kaybolmayacak bir deftere yazmanızda yarar var. Aklınıza gelen tüm olumlu yönlerinizi kaydedin, zihninizi sınırlamayın. Aklınıza gelen en ufak olumlu özelliklerinizi yazmayı ihmal etmeyin. Yakınlarınızdan sizi tanımlamalarını isteyin ve olumlu her şeyi listenize ekleyin. Bu listeyi oluşturduktan sonra bir süre, her gün, daha sonraları ise belli aralıklarla okuyun ve pozitif yönlerinize sahip çıkmaya, onlardan güç almaya çalışın.
- Çevrenizde kendine güveni yüksek olan bir kimseyi örnek alın ve onu özgüvenli yapan unsurlar neler, bulmaya çalışın.
- Kendinize iyi bakın, ruhunuza ve bedeninize özen gösterin. Spor yapın, düzgün beslenin, ruhunuzu ve beyninizi dinlendirin, sadece keyif almak için yaptığınız aktiviteler olsun.
- İşlerinizi, yapılması gerekenleri sürekli erteliyorsanız, “başaramadıklarınızı” git gide bir yığın haline getiriyorsunuz demektir. Bunun yerine yapılacaklar listenize en basit olandan başlamanız, “başarılı olma” düşüncesini size tekrar getirecektir.
- Yaşantınızla ilgili kendinize yeni hedefler koyun ve bunu hayata geçirmek için plan yapın. Bir hedefi gerçekleştirdiğinizde, özlemini duyduğunuz bir çok duyguyu da yaşamış olursunuz (umut, cesaret, güç, dayanıklılık gibi). Her başarınız için kendinizi tebrik etmeyi de unutmayın!
- İşiniz dışında herhangi bir konuya ilginiz ve hevesiniz varsa, o konuya eğilin, zamanınızı ayırın. Bunun için, kurslara ya da sanatsal kulüplere üye olabilirsiniz, bu yöndeki gelişiminizi sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz.
- Kendi hakkınızda olumsuz cümleler kurmaya başladığınızda, bunu fark edin ve olumsuz cümleler yerine kendinize olumlu özelliklerinizi hatırlatın, olumlu cümleler kurun.
- Kendinizi pek çok şey için suçlamak yerine, kendinizi olduğunuz gibi kabul etmeye çalışın, her insan gibi sizin de hatalarınız olabilir, kendinizi affetmeye çalışın.
Özgüven sorununuz yüzünden yaşamınızı istediğiniz gibi yönlendiremediğinizi düşünüyorsanız, kendinizi engellenmiş, çökkün hissediyorsanız, bir psikologdan yardım alarak daha etkin çözüm yollarına başvurabilirsiniz.
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
PANİK ATAK VE BAŞ ETME YOLLARI
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 06 Temmuz 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Panik atak yaşamış kişilere “Nasıl bir şey bu yaşadığınız?” diye sorulduğunda, bu deneyimlerini oldukça korkutucu sıfatlarla anlatırlar. Herkesin zaman zaman yaşayabileceği, yavaş biçimde gelişen kaygı duygusunun tersine, panik atak birkaç dakika içinde, bedensel ve düşünsel belirtilerle bir arada kendini gösterir. Bu yönüyle de, yaşayan kişiler için oldukça korkutucu bir deneyimdir. Bedensel belirtilerin başlıcaları, kalp atışlarında aşırı hızlanma, nefes almada güçlük, ellerde titreme ve uyuşma, terleme, ağızda kuruluk, mide bulantısı, bağırsak faaliyetlerinde bir artış ve baş dönmesidir. Düşünsel belirtilerin en yaygınlıkla görülenleri ise, “Kalp krizi geçiriyorum!”, “Birazdan öleceğim”, “Birazdan aklımı kaçıracağım” şeklindedir.
Panik atak yaşayan kişilerin büyük bir çoğunluğu, ilk panik atak deneyimlerinde kalp krizi geçirdiklerini sanır ve soluğu bir hastanede alır. Yapılan tetkikler sonucu, eğer kalpleriyle ilgili bir sorun bulunmazsa, doktorun bunun psikolojik kökenli bir bozukluk olabileceğini belirtmesi ile doğu teşhis konabilir.
Panik atağa ne/neler yol açar?
Panik atağın temelinde genellikle bir stres faktörü vardır. Stres, evlilik, iş değişimi gibi yaşantınızdaki olumlu değişimlerden kaynaklanabildiği gibi, sevdiğiniz birini kaybetmeniz, işinize son verilmesi gibi yaşam deneyimlerine bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Bunların yanı sıra, ani biçimde değil de bir süreç içinde büyüyüp, gelişen ve devam eden stres ve duygusal yüklenmeler de panik atak nedeni olabilir. Panik atak, taşıyamadığınız, size bir bakıma ağır gelen duygularınızın, bedeniniz aracılığıyla dışa vurumu olarak da nitelendirilebilir.
BAŞ ETME YOLLARI
Nefes ve rahatlama egzersizleri
Birçoğumuz gündelik yaşamımızda göğsümüzden nefes alıp veririz. Oysa ki, hem zihnimize hem de vücudumuza en yararlı olan nefes diyaframımızdan yani karın boşluğumuzdan aldığımız nefestir. En azından her gün zamanımızın bir bölümünü doğru nefes alıp vermeye ayırarak, kaygı ve stresimizi azaltabilir, konsantrasyonumuzu artırabilir, hafızamızı güçlendirebilir, daha rahat uyuyabiliriz.
Panik atak nöbetinde ya kesik kesik, ya da göğüsten, çok derin olmayan nefesler alınır. Böylelikle, vücuttaki oksijen ve karbondioksit miktarında dengesizlik meydana gelir ve bu durum da bulanık görme, ellerde, ayaklarda uyuşukluk gibi belirtilere neden olur. Gördüğünüz gibi, panik ataktan kaynaklandığını düşündüğünüz belirtiler aslında doğru nefes almamanızdan kaynaklanıyor olabilir! Panik atak esnasında doğru ve derin nefes alıp vermeniz ile beraber birçok belirtinin de önüne geçebilirsiniz.
Rahatlama egzersizlerinin, diyafram nefesi, meditatif nefes, aşamalı kas rahatlatma egzersizi, görselleme gibi çeşitli türleri hakkında bilgi edinerek ve uygulamaya başlayarak, bedensel ve düşünsel olarak rahat ve sakin bir konuma geçebilirsiniz. Bu şekilde, panik atak üzerindeki kontrol duygunuz oldukça güçlenir.
Düşüncelerinizi kontrol etmeyi öğrenin
Panik atakla baş etmenin en önemli yollarından biri de panik atağa yönelik yapıcı, gerçekçi ve telkin edici düşünceler geliştirmektir. Panik atak nöbetinden korkmak sadece onu davet etmeye yarar! Bunun yerine, genel bakış açınızı “Panik atak yaşayabilirim ama korkmuyorum, çünkü nasıl kontrol edeceğimi biliyorum” şeklinde belirlerseniz, her şey daha kolaylaşır.
Şu an, yüksek bir olasılıkla “Kalbim hızla atıyorken, nefes alamazken, terlerken, bu yapıcı ve yardımcı düşünceleri nasıl zihnimden geçirebilirim?!” sorusunu soruyor olmalısınız. Bu noktada, şöyle bir zincirleme reaksiyonu hatırlatmak isterim: Vücudunuzdaki belirtilere odaklanmanız kaygı düzeyinizin artmasından başka bir işe yaramaz, kaygınız arttıkça da salgıladığınız stres hormonları ilk etaptaki belirtilerinizin daha kötüleşmesine neden olur. Bu kısır döngüyü kırmak için, bedensel belirtileri algılama şeklinizi değiştirmeli, sizi daha çok paniğe sürükleyecek düşünceler yerine, “gerçekçi” ve pozitif düşünceler koymalısınız. Panik atak yaşayacağınızı hissettiğinizde,
- “Bu yaşadığım bir panik atak”,
- “Bunu daha önce de yaşadım ve baş ettim”,
- “Birazdan geçecek”,
- “Bu bir kalp krizi değil, bana daha kötü bir şey olmayacak”,
- “Şimdi rahatlamak için derin nefesler alacağım ve sakinleşeceğim” gibi,
gerçekçi, yapıcı ve yararlı düşünceleri zihninizde tekrarlayarak, panik atağı kontrol etmekte ustalaşabilirsiniz. Önemli olan nokta, bu baş etme biçimini yaşadığınız her panik atakta sergileyerek pekiştirmenizdir. Bu şekilde, bir süre sonra panik atakla otomatik olarak sağlıklı ve etkili baş edebilirsiniz.
Panik atakla baş etme ipuçlarından bir başkası ise kendinize en yakın arkadaşınızmış gibi davranmanızdır. En iyi arkadaşınız panik atak yaşasa ona neler söylerdiniz? Tabii ki, onun korkularını, kaygılarını alevlendirmek yerine, onu rahatlatmaya çalışırdınız, öyle değil mi? Panik yaşamaya başladığınızda, kendi kendinize, yakın arkadaşınızla konuşuyormuş gibi sakinleştirici, teskin edici bir biçimde konuşmanız oldukça etkili olabilir.
Panik atağın yaşamınıza hükmetmesine izin vermeyin
Panik ataklar sırasında yaşanılan korku bazen yaşamın çeşitli boyutlarına yansıyabilir. Örneğin, bazı kişiler, dışarıya çıkmaktan, kalabalık, büyük yerlere, mesela alışveriş merkezlerine gitmekten kaçınır, kendisini evde güvende hisseder. Bu duruma agorafobi denir. Panik atak geçirme korkusuyla bazı mekanlardan, bazı durumlardan kaçınmak faydalı bir yöntem değildir, zira bu şekilde, söz konusu durumların panik atağa yol açtığına ilişkin fikrinizi daha da güçlendirmiş olursunuz. Unutmayın ki, engellediğiniz ve uzak durduğunuz her şey panik atakla bağınızı daha da sağlamlaştırır. Bu nedenle, panik atağın yaşamınızda söz sahibi olup, sizi yönlendirmesine izin vermek yerine, normal yaşamınıza devam ederek, siz ona hükmedin!
Siz de bir “mükemmeliyetçi” misiniz?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 25 Haziran 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
- Başarılarınız sizi yeterince tatmin etmiyor mu?
- Bitirilmesi gereken işlerinizi, “En iyisini yapmalıyım” düşüncesi ile hep geciktiriyor musunuz?
- Kendinizi sürekli eleştiriyor, hep olumsuz taraflarınızı mı görüyorsunuz?
O halde siz de bir “mükemmeliyetçi” olabilirsiniz. Mükemmeliyetçi kişiler zor ve yakalanması çok güç hedefler peşinde koşar ve en ufak bir hatayı ne kendilerinde ne de başkalarında kabul eder, tam tersine bunu genel bir başarısızlık olarak görür.
Başarılı biri olmak için mükemmeliyetçilik gerekli midir?
Başarı için mükemmeliyetçiliğin gerekli olduğuna dair yaygın bir yanlış inanış vardır. Oysa, yapılan araştırmalar bunun tam tersini söylüyor, yani mükemmeliyetçi tutumlar başarıyı gölgeliyor! “Başarı odaklı” kişiler, gerçekleştirilebilir hedeflere odaklanır ve o hedefe ulaşırken yaşadıkları sürecin de keyfini çıkarır. Buna karşılık, mükemmeliyetçi kişiler, “kusursuzu” başardığında mutlu olur, başarısızlıklarına, tökezlemelerine tahammül edemez ve böyle durumlarda kendi değerlerini sorgulamaya başlar. Aynı zamanda, çevrelerinde bulunanların da en ufak hatalarına karşı toleransları olmadığı için, sıklıkla “En iyisini ben yaparım, başkalarına güvenmiyorum” düşüncesiyle işlerinin tek yetkili kişisi olmayı tercih ederler. Mükemmeliyetçi kişiler eleştiriye de açık değildir, zira eleştiriyi kendi kişiliklerine mal eder ve bu yüzden hemen savunmacı ve katı bir tutum sergiler. Oysa, başarı odaklı kişiler eleştiriyi kendi gelişimleri için bir fırsat kabul eder ve kendi hatalarından da olumlu dersler çıkararak yoluna devam eder.
Mükemmeliyetçiliğin nedenleri
Şimdiye kadar yapılan araştırmalar mükemmeliyetçiliğin temelinde başarısızlık ve reddedilme korkusu (bu, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde ailenin yaklaşımlarına bağlı olarak gelişir), özgüven sorunları ve siyah ya da beyaz şeklinde “katı” düşünme tarzının olduğunu gösteriyor.
Eğer siz de kendinizi bir mükemmeliyetçi olarak tanımlıyorsanız, bu yönünüzü gözden geçirmeniz faydalı olacaktır, çünkü bu tarz bir eğilim size yarardan çok zarar getirebilir. Bu kişilik profilindeki kişilerin yaşamlarının bir bölümünde ya da genelinde aşağıdaki psikolojik sorunları yaşama olasılıkları hayli yüksektir:
- Depresyon
- Suçluluk duygusu
- Özgüven azlığı
- Motivasyon düşüklüğü
- Obsesif kompulsif davranışlar sergileme
- Yeme bozuklukları
- Uyku bozuklukları
- Yorgunluk, bitkinlik
Mükemmeliyetçiliğinizi nasıl hafifletebilirsiniz?
- Bir süre sadece gözlem yapın; olaylara verdiğiniz tepkilere, kendinizle ilgili beklentilerinize, genel duygusal durumunuza, düşünce tarzınıza dikkat edin, mükemmeliyetçilik eğilimlerinizi fark etmeye çalışın.
- Aşağıdaki soruların cevaplarını bir süre, bir deftere not alın, size destek olacak bir yakınınızla ya da bir psikologla paylaşın:
-Yaşamınızda daha çok hangi alanlarında bu eğilimi gösteriyorsunuz?
-Bu davranış ve düşünce tarzı sizi nasıl etkiliyor?
– -Meli, -malı tarzındaki düşünce kalıplarınız var mı? (Ör: “Girdiğim her sınavı ilk sıralarda kazanmalıyım”, “Her zaman iş yerinde en başarılı eleman olmalıyım”
Mükemmeliyetçiliğinizi törpülemeniz ve daha rahat bir yaklaşımı benimsemeniz için nelere ihtiyacınız var?
- Değiştirmek istediğiniz tüm mükemmeliyetçi düşüncelerinizi ve davranışlarınızı liste haline getirin ve her biri için yeni alternatifler belirleyin.
Ör: “Yaptığım her iş kusursuz olmalı, en ufak hata benim başarısızlığımdır!” düşüncesi yerine “Ben de herkes gibi hata yapabilirim, bu benim başarısız olduğum anlamına gelmez, şimdiye kadar yaptığım ve başardığım pek çok şey var” düşüncesini alternatif olarak belirleyebilirsiniz.
- Mükemmeliyetçiliğin yaşamınıza getirdiği avantajları ve dezavantajları bir liste haline getirin. Böylelikle, belki de, bu eğiliminizin birçok olumsuzluğa bedel olduğunu görebilirsiniz.
- Çevrenizdeki kişileri de gözlemleyin, mükemmeliyetçi olmayan arkadaşlarınız varsa onlardan bu konuda gösterdiğiniz her gelişmeyi size göstermelerini, sizi motive etmelerini isteyin.
Not: Tüm bu yöntemleri uygularken kendinize zaman tanıyın; acele etmeden, farkındalığınızı geliştirerek bu yönde gelişiminize devam edin. Unutmayın, hafifletmeye çalıştığınız şey “mükemmeliyetçiliğiniz”, yani bu süreci de zamanında ve en iyi şekilde (!) bitirilmesi gereken bir proje olarak görmeyin!
Anne-babalar ergenlik dönemindeki çocuklarına nasıl davranmalı?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 12 Haziran 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Ergenlik dönemi, bir çok aile için sıkıntılı bir dönem olarak değerlendirilir. Ne de olsa, çocuklarının onların her söylediklerini yaptıkları, onlara koşulsuz bağlı kaldıkları o çocukluk dönemi yavaş yavaş sona ermektedir. Artık otoritelerinin eski gücü kalmadığını görmek anne-babalarda bir parça kaygı yaratabilir. Bu dönemde ergenler, bir yandan geçirdikleri fiziksel değişimle, kimlik sorgulamalarıyla baş etmeye çalışırken, bir yandan da, hormonal değişiklikler, entelektüel gelişim gibi faktörlere bağlı olarak, kimsenin, özellikle de anne-babalarının onları anlamadığını düşünebilir. Özellikle bizim ülkemizde, SBS gibi erken yaşta başlayan sınavların beraberinde getirdiği sınav stresi de cabasıdır. Ülkemiz, aslında yaşlarını gerektiği gibi yaşayamayan ergenlerle doludur, ki yukarıda dile getirdiğim değişimlerle birlikte bu ağır gelecek sorumluluğunu da yüklenmek ergenlerimizi epeyce yorar.
Ergenlik dönemine erişmiş bir çocuğunuz varsa, onun, uyguladığınız otoriteye artık uymak istemediğini, bağımsızlık ve özgürlük için taleplerde bulunmaya başlamasını görmek sizi belki endişelenebilir. Eskiden beri uyguladığınız disiplin yöntemlerinin artık eskisi gibi etkili olmadığını gördükçe, çaresizlik duygularına kapılmanız doğaldır. Birçok anne-babanın ergenlik dönemindeki çocuklarıyla yaşadığı çatışma yaratan konulara örnek olarak şunlar verilebilir:
-Arkadaşlık seçimleri,
-Aileyle daha az, arkadaşlarla daha çok zaman geçirilmek istenmesi,
-Okul / sınav başarısı,
-Dışarıda daha çok zaman geçirme isteği,
-Karşı cinsle ilişkiler,
-Giyim tarzı, saç stilleri, (kızlar için makyaj tarzı),
-Sigara, içki gibi zararlı alışkanlıklar.
Görüldüğü gibi, ergenlik dönemi bir çok çözümlenmesi gereken konuyu da beraberinde getirir. Ancak, çocuğunuzun artık farklı ve kendine özgü bir birey olduğunu kabullenerek, tutumlarınızda, tavırlarınızda ve iletişim tarzınızda bazı değişiklikler yaparak bu dönemi sakin ve huzurlu bir biçimde yaşayabilirsiniz.
Ergenlik dönemine özel iletişim anahtarları
· Çocuğunuzla geçirdiğiniz zamanın uzun olmasına değil, nitelikli olmasına özen gösterin.
· Onla sadece problemler ortaya çıktığında değil, her şey iyiyken konuşun; onu ve iç dünyasını tanımaya çalışın.
· Onun duygularına ve düşüncelerine saygı gösterin ve bunları ifade etmesine izin verin. O belki “sizin” çocuğunuz olabilir, ancak sizden çok farklı düşüncelere ve duygulara sahip olması de normaldir.
· Çocuğunuza mümkün olabildiğince çok insiyatif ve özgürlük alanları tanıyın. Özellikle saç biçimi ya da kıyafet seçimleri gibi daha basit konularda, bırakın seçimlerini kendisi yapsın.
· Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın ve birlikteyken neler yaptıklarını öğrenin. Bu konuda ihmalkar olmamaya çalışın, ve unutmayın ki, çocuğunuzla ilişkiniz sağlam temellere sahipse, zaten açık ve samimi bir iletişim diliniz bulunuyorsa, bu bilgilere sahip olmanız da kolay olacaktır.
· Çocuğunuzun arkadaşlarını evinize getirmesine izin verin ve onları daha iyi tanımaya çalışın.
· İyi bir dinleyici olun ve çocuğunuz size bir şeyler anlattığında, ona her defasında nasihat vermeyin. Çocuklar da, yetişkinler gibi, bazen sadece güvendikleri birisinin onları dinlemesini bekler.
· SBS ve ÖSS sınavlarının oluşturduğu stres ve kaygıyla nasıl baş ettiğine dikkat edin, bu konuda psikolojik destek almayı ihmal etmeyin.
· Sorunları demokratik bir ortamda çözümlemeye çalışın. Çocuğunuz da fikirlerini, düşüncelerini ve duygularını açıkça ifade edebilsin. Siz de ebeveyn olarak duygularınızı, beklentilerinizi ve kabul sınırlarınızı ifade edin ve uzlaşma zemini bulmayı hedefleyin.
· Temel bazı güvenlik önlemleri aldıktan sonra (örneğin güvenli internet erişimi ve TV kanalları seçimleri), onun mahremiyetine saygı gösterin, örneğin odasına aniden girmeyin.

