Sosyal izolasyon nereye kadar sağlıklı?
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Yıllar boyunca kalabalıklar içinde yalnız olmayı, tek başınalığı, sosyal izolasyonu Batı toplumlarına, özellikle Amerikan toplumuna ait bir özellik olarak benimsedik. Onların aile değerleri zayıftı, bizimki ise yüksek; onların destek alıp konuşabilecekleri kimseleri yoktu, biz ise çevremizdeki herkese derdimizi anlatabiliyorduk; onlar huzursuzdu, biz ise huzurluyduk…Bir başka deyişle, bizler birbirine daha kenetlenmiş, daha sıcak, daha samimi bir toplumduk “onlar”a kıyasla.
Ancak şimdilerde, bu durumun en azından büyük kentlerde değişmeye başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Uzun iş saatleri, iş yaşamının getirdiği stres faktörü, çok fazla sorumluluk taşımak ve limitlerin üzerine çıkmak, kişilerin çok fazla yorulmasına, yıpranmasına yol açıyor. Bu da, iş dışındaki zamanı mümkün olduğu kadar kendimize dönük geçirme ihtiyacını beraberinde getiriyor.
İnsanoğlunun antropolojik gelişimine baktığımızda, avcı topluluklarda herkesin 100-150 kişiyle bir arada, yaşadığını görmekteyken, 2000li yıllarda ise yalnız yaşayan, evini, dış dünyanın olumsuzluklarından uzaklaşabildikleri bir sığınak olarak gören kişilerin sayısının giderek arttığını gözlemleyebiliyoruz.. Metropollerdeki tüketim alışkanlıklarına baktığımızda ise, bu sığınakların bir nevi “kale” olduğunu da fark ediyoruz: Her türlü konforun önem kazandığı, en iyi bilgisayarların, en büyük ekranlı TVlerin, en güçlü ses çıkaran ev sinema sistemlerinin, en büyük kotalı internet bağlantılarının, çocukların ve içindeki çocuğa kulak veren yetişkinlerin vazgeçemediği oyun konsollarının ve buna benzer türlü keyif araçlarına bağlı bir yaşam alanı…Artık hangi cep telefonunun bizi daha başarılı “izole edeceği”ne göre alışverişlerimizi yapıyoruz: Daha rahat e-mail almak ve göndermek mi, yoksa internette daha rahat surf yapmak mı?!
Ruh sağlığımızı korumak için aslında bir dengeye ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, bu çok da yanlış bir eğilim değil belki de. Yaşamın içindeki yoğunluk ve karmaşaya karşılık sessizliğimize ve iç dünyamıza kulak vermek..Salt keyif için, kendi içimizdeki o hedonist varlığı şımartmak..Ancak bu dengenin içine sosyalliğimizi katmadığımızda, yaşamımız artık tek-yönlü ve kendine dönük bir hal almaya başladığında, bu durum artık bize zarar getirmeye başlayabiliyor. Ünlü sosyolog Robert Putnam kitabı Bowling Alone’da, kendi boş zamanınıza ayırdığınız fazladan 10 dakikanın, sosyal bağlarınızı %10 oranında azalttığını belirtiyor. Sosyal yanımızı, neşemizi ve hüznümüzü paylaşmayı yaşamımızda en aza indirmeye başladığımızda ise, bunun bedelini, psikolojik bozukluklar yaşamakla ödeyebiliyoruz . Örneğin, yalnız yaşayan biriyseniz, ve yaşam döngünüz iş-ev-iş-ev olmuşsa, sosyal olarak kendi içinizde, kalenizde yaşamak sizin için tek “doyum” noktası haline gelmişse, depresyon, duygusal yeme sendromu, uyku sorunları gibi çeşitli psikolojik sıkıntılara davetiye çıkarıyor olabileceğinizi hatırlamanızda yarar var.
Sizin yaşamınızdaki dengeleriniz nasıl?
İyi dileklerimle,
Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
İlişkilerinizde siz de birer medyum musunuz?!
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Size “Medyumlara inanır mısınız?” diye sorsam sanırım bir çoğunuz “Tabii ki hayır” diyecektir, “Olur mu hiç öyle şey!” diyecektir. Ancak, gündelik yaşamımızdaki ilişkilerimizde defalarca medyumluk yapmaya çalışıyoruz. Nasıl mı? Tabii ki, başkalarının zihinlerini okumaya çalışarak; duygularına, düşüncelerine, bize karşı olan tavırlarına karşılık kendi senaryolarımızı yazarak..Bu senaryolara inanarak, duygularımızı varsayımlar üzerine yaşayarak da yaşantımızı daha karanlık bir hale getirmekte üstümüze yok!
Özellikle kadınlar cephesinde, karşı cinsle tanıştıktan sonra arkası kesilmeyen zihin okuma egzersizlerine başlandığını gözlemleyebilirsiniz. Bu durum önce analiz sorularıyla başlar: “Beni beğendi mi acaba?” “Bu sözleriyle ne demek istedi?”, “Tekrar arayacak mı?” Bu noktada, kadının önceki yaşam deneyimlerinin, kişilik özelliklerinin ve gözlemlerinin harmanlanması sonucunda akıl yürütmeler, hipotezler, teoriler dökülmeye başlar. Kadınlar açısından ne kadar enerji tüketici, pozitiflikten negatifliğe bir dönüş ve öz-güven zedeleyici bir eğilimdir bu! Oysa, her şey yeni başlamıştır..Yeni bir ilişki inşa edilirken, her şeyi doğal akışında yaşamak, başkasının dünyasını yavaş yavaş keşfetmenin keyfini çıkarmak varken, bu aceleye pek de gerek yoktur aslında.
Zihin okuma konusunda kadın-erkek ayrımı yoktur, keza ilişkinin niteliği de önemli değildir. Örneğin, rekabetin had safhada olduğu günümüzün çalışma hayatında, iş yerlerindeki ast-üst ilişkileri daha da fazla önem kazanmakta olduğundan, şefinizin, müdürünüzün tavırları, yüzündeki ifade, sizinle nasıl konuştuğu üzerine de aynı “zihin okuma” kısır döngüsü baş gösterir. Sizinle hiç ilgisi olmasa da müdürünüzün asık yüzü sizi sıkıntıdan sıkıntıya sokar, kesin size sinirlidir, acaba nedendir, işten mi çıkarılacaksınızdır?! O gününüz maalesef, negatif enerjiyi içinizde büyütmekle geçer, hatta işten çıkarıldığınızda ne yapacağınız konusunda düşünmeye başlamış bile bulabilirsiniz kendinizi.
Zihin okuma ilişkilerimize genellikle yarardan çok zarar getirir, çünkü bir başkasının (bu kişi, çok iyi tanıdığınızı sandığınız en yakınınız olsa bile) duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını onlardan bilgi almadan net bir biçimde yorumlayabilmek mümkün değildir. Başkalarının zihinlerini okuyarak kendinizce değerlendirmeler yapmak sizi yanlış yollara sürükleyebilir, sonrasında ise ilişki problemlerine yol açabilir. Bu, aynı zamanda sizin için de oldukça yıpratıcıdır. Sürekli başkalarının içsel dünyaları üzerine yorumlar, analizler yapmanın getirdiği gerilim bedeninize yansıyabilir: Baş, boyun, sırt, omuz ağrıları; uyku sorunları yaşamınızı keyifsiz hale getirebilir.
“Artık yoruldum bu durumdan!” diyorsanız, zihninizi size yarar getirecek başka konulara yormaya karar verdiyseniz, aşağıdaki önerileri uygulayabilirsiniz.
Gözlemlediğiniz her şeyi kişisel algılamayın
Eğer siz de sürekli zihin okuyorsanız, başkalarının davranışlarının sizin hakkınızdaki düşüncelerinin ve duygularının birer yansımaları olduğunu varsayıyorsunuz demektir. Gerçekte ise, söz konusu kişi eşiniz gibi uzun süredir tanıdığınız birisi olsa bile, yaptığı ya da yapmadığı şeylerin çoğu sizle ilgili olmamakla beraber, kendi yaşamı ve koşulları ile ilgili olabilir. Özellikle evlilik gibi uzun soluklu birlikteliklerde, çiftlerin duygularının her zaman aynı düzeyde olmasını beklemek çok sağlıklı değildir.
Açık iletişim kurun
Zihin okumak ve yorumlamak yerine iletişim kurabilirsiniz. Karşınızdaki kişiye sorular sorarak, kendi duygularınızı ve isteklerinizi ifade edip paylaşabilirsiniz. Söylemek istediklerinizi, sakin ve saygılı bir biçimde söyleyerek, hem kendi varoluşunuzu ortaya koymuş, hem de her şeyi netleştirmek için önemli bir adım atmış olursunuz. Sessiz bir biçimde iç dünyanızdan kopup gelen düşüncelerin yerine sağlıklı ve açık bir iletişim tarzını benimseyerek, kendinizi zihinsel yorgunluktan ve gerilimden de kurtarabilir, çevrenizdekilerle daha kaliteli ilişkiler kurabilirsiniz.
İyi dileklerimle,
Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz
Çağımızın İkiz Sorunu: Stres ve Yorgunluk
Yazan: Uzm. Psk. İlknur Yılmaz 14 Nisan 2009
Kategori: UZMAN PSİKOLOG İLKNUR YILMAZ- MAKALELER
Çağımızın İkiz Sorunu: Stres ve Yorgunluk
“Gündelik hayatta en sık kullanılan kelimelere bir örnek verebilir misiniz?” sorusuna verilebilecek ilk üç yanıttan birisi de sanırım “Stres”tir! Her hangi bir sıkıntı yaşandığında, onu spesifik bir şekilde belirtmek (ör: Kaygılıyım, Aşırı iş yüküm var) yerine birçoğumuz “Stresliyim” deyiveririz. Bu kelimeyle, karşı tarafa verdiğimiz mesaj, psikolojik ve bedensel olarak limitlerimizin üzerine çıkan bir gerilim yaşadığımızdır.
Stresin zihin ve beden üzerindeki etkileri, yıllar boyunca bilim insanlarının en favori araştırma konularından birisi olagelmiştir.Düşük seviyedeki stresin olumlu etkilerini gösteren bilimsel bulgular bulunmakla beraber, yüksek düzeydeki stresin, performansımızı olumsuz yönde etkilediği de bilinmektedir. Kronikleşmiş stres ise, başta kalp hastalıkları olmak üzere yorgunluk, mide, bağırsak hastalıkları gibi bedensel hastalıklara ya da, depresyon, panik bozukluk gibi psikolojik bozukluklara yol açabilmektedir.
Çevrenize baktığınızda, bazılarının yoğun baskı ve gerilim altında bile rahatlıklarını, dinginliklerini koruduklarını görür, bir parça da şaşkınlıkla karşılarsınız. Bu noktada, sizin stresle baş etmenizi güçleştiren bazı faktörler şunlar olabilir:
Olumsuz düşünce içerikleri
Stresli bir durumla karşılaştığımızda o durumu kendi bakış açımız ve düşüncelerimiz doğrultusunda yorumlarız. Yaptığımız bu yorum ise duygularımızı direkt biçimde etkiler. Eğer çoğu zaman olayların, durumların olumsuz taraflarına daha çok odaklanan biriyseniz, stresli bir durumun üzerinizdeki etkileri daha da fazla olacaktır.
Yıpratıcı, zarar verici davranışlar
Düşünce tarzınız davranış biçimlerinizi etkiler ve bazen bu davranışlar durumu daha da olumsuzlaştırabilir. Örneğin, iş yerinizde müdürünüz ya da sorumlunuzla ilgili sorunlar yaşıyorsanız, ancak sorunlarınızı çözümleyemeyeceğinize dair inançlarınız varsa, bu konuda karamsar bir düşünce içindeyseniz, müdürünüzden uzaklaşabilir, iletişim kurmaktan kaçınabilirsiniz. Bu durumda, sorununuz çözümlenemediği gibi stres düzeyiniz de yükselecek, ruhsal ve bedensel olarak olumsuz biçimde etkilenmeniz de kaçınılmaz olacaktır.
Duyguların bastırılması
Olumsuz duygularınızı bastırmanız ya da gündelik dilde “içinize atmanız” stresle baş etmenin sağlıklı bir biçimi değildir. Yapılan birçok araştırmanın bulguları, özellikle öfke, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duygularını ifade etmede güçlük çeken kişilerin ruhsal ve bedensel birçok hastalığa yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu vurgular.
İş yeri stresine dikkat!
Günümüzde, çalışma koşullarının zorlayıcılığı özellikle metropollerde çalışıyorsanız tartışma götürmez bir gerçektir. Çalışıyorsanız, gününüzün büyük bir kısmını iş yerinde geçiriyorsunuz demektir ve iş yerinde yaşayacağınız stres, performansınızı, üretkenliğinizi ve motivasyonunuzu olumsuz yönde etkiler. Yorgunluk, dikkat ve konsantrasyon eksikliği, sık hastalanma, toleranssızlık, öfke patlamaları, uyku problemleri, alınganlık, alkol-madde kullanımı en yaygın görülen stres belirtileridir.
Stres yorgunluk yapar mı?
Evet, stres yorgunluk yapabilir ve bu durum aslında pek de şaşırtıcı değildir, çünkü stresin vücudumuz üzerindeki kimyasal etkilerine baktığımızda, besin ve mineralleri yok ederek güçsüz hissedilmesine neden olduğunu söyleyebiliriz. Stresli bir kişinin vücudu, depolardaki proteini şekere dönüştür ve hemen ardından kan şekeri ve kan basıncı yükselir. Depolardaki besinler eksildiğinde ise vücut yavaşlayıp verimsizleşir.
Vücudunuz bir denge içinde olmak ister, yani yorulduğu kadar dinlenmeye de ihtiyaç duyar. Çeşitli stres faktörleri yüzünden bu denge bozulduğunda, vücudunuz tepkisini kendisini kapatarak verir. Bir başka deyişle yorgunluk, vücudun yaşam içinde baş edilemeyen strese yönelik bir “dur ikazı”dır.
Hafif derecelerdeki stres, yapılan işlere daha iyi odaklanılmasına, yaratıcılığın ve enerjinin artmasına neden olur. Ancak günümüzün yaşam koşullarında, taşıyabileceğimizden daha fazla ve daha uzun süren strese maruz kalmaktayız. Vücudumuz kendisini kısa süreli strese karşı daha rahat savunabilirken, stres süresi ve şiddeti arttığında stresle baş etmekte zorlanır ve yorgunluk belirtileri kendisini gösterebilir.
Kendinizi yorgun hissediyorsanız ve stresin yaşam enerjinizi tükettiğini hissediyorsanız bir an önce harekete geçmeniz faydalı olacaktır!
Yorgunluğunuzun nedeni stres ise:
- Stresi nasıl yaşadığınızı anlamaya çalışın. Herkes stresi benzer biçimde yaşamayacağı için size stres yaşatan durumları ve olayları tespit etmekle işe başlayın. Stresliyken nasıl düşündüğünüzü, hissettiğinizi ve davrandığınızı belirleyin.
-Stresinizin öncü belirtilerini öğrenin. Strese karşı herkes farklı tepki verir. Örneğin, sizin stres sinyaliniz konsantrasyonda zorlanma, öfkeli hissetme ya da yorgunluk olabilir. Erken belirtileri fark ederek, stres düzeyiniz daha da artmadan kontrol altına alabilirsiniz.
-Stresle nasıl başettiğinizi tespit edin. Stresle sigara ve alkol kullanımı gibi sağlıksız davranışlar yoluyla mı baş ediyorsunuz? Eğer öyleyse rutin olarak mı bu şekilde davranıyorsunuz, yoksa bu davranışınız bazı durumlara ya da olaylara özgü mü?
-Stresinizi yönetmenin sağlıklı yollarını keşfedin. Örneğin, rahatlama egzersizleri yapmayı, spor yapmayı , aile ve arkadaş desteği almayı düşünün. Sağlıksız alışkanlıklarınız birden fazla ise, aynı anda birden fazla davranışınızı değiştirmeye çalışmayın ve kendinize zaman tanıyın.
-Gün içinde rahatlamak için molalar verin ve diyaframınızı çalıştırarak derin nefesler alıp verin. Diyafram adı verilen karın boşluğunuzu çalıştırarak aldığınız nefes, vücudunuza daha çok oksijen girmesini sağlayarak vücudunuzu sakin bir konuma getirir. Nefesi dışarıya verirken de yavaş ve kontrollü biçimde vermeye özen gösterin. Bu nefes tekniğini, rahatladığınızı ve gevşediğinizi hissedene kadar, istediğiniz ölçülerde yapabilirsiniz.
- Kendinize iyi bakın. Sağlıklı bir ruh ve bedene sahip olmak sizi her tür stres faktörüne karşı koruyacağından hem bedeninize hem de ruhunuza iyi gelecek aktiviteleri yapmaya özen gösterin. Sağlıklı ve dengeli beslenmeye, yeterli uyumaya ve yapmaktan keyif aldığınız bir sporu yapmaya çalışın. Ne kadar yoğun olursanız olun, tatil planlarınızı ertelemeyin ya da iptal etmeyin.
- Yaşadığınız her anın değerli olduğunu bilin ve keyfini çıkarın. Güzel bir manzaraya bakıp çevrenizdeki her canlının, bitkinin farkına varmak bile stresinizi üzerinizden alabilir.
- Beklentilerinizi değiştirin. Kendinize büyük ve zorlayıcı hedefler yerine küçük ama ulaşılabilir hedefler belirleyin.
-Kendi sınırlarınızın farkında olun ve limitlerinizi aşacağını düşündüğünüz teklif ya da taleplere “Hayır” deyin.
-Önceliklerinizi belirleyin. Yapacaklarınızı iyi organize edin.
-Çalışıyorsanız öğle molanızda dışarıda kısa bir yürüyüş yapın.
- Ailenizle, dostlarınızla daha sık görüşün, sıkıntılarınızı paylaşın. Yapılan araştırmalar sosyal destek sistemi iyi olan kişilerin strese karşı daha dayanıklı olduklarını belirtmektedir.
- Stresinizi yönetmekte zorlanıyor, stresin ruhsal ve bedensel etkilerini çok yoğun yaşıyorsanız, bir psikolog/psikiyatrist yardımı alarak, stresle daha iyi ve etkin bir şekilde baş edebilirsiniz.
İyi dileklerimle,
Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz

